16 Mart 2018 Cuma

Güvercin


       Güvercin akşam saatlerinde balkon kapısından eve girmiş. Eve girmiş diyorum çünkü görmedim onu. Karım ben tuvaletteyken seslenince haberim oldu. Başka şeylerden de haberim oldu, kaç saattir içerdeymişim ne yapıyormuşum orada yoksa tekrar sigaraya mı başlamışım gibi. Aslında sigaraya başladığım falan yoktu, bir şeyler okumaya çalışıyordum hepsi bu. Anlarsınız ya bağırsaklarımın muhteviyatının boşalmasını beklerken oyalandığım bir şey işte.

     Karım bir bakıma haklıydı çünkü ayaklarım uyuşmuş, klozetten musluğa zor gittim. Elimdeki dergiyi çamaşır makinesinin üzerine koydum, yazarlar acaba kalplerinden kopan sözcükleri tuvalette okuduğumu bilseler ne hissederler. Belki de umurlarında olmaz, ben bu yazı çizi işlerinden hiç anlamam zaten. Ellerimi yıkayıp aynaya baktım. Şimdiki eskimiş yüzümün altında on beş sene önceki halimi bulup çıkarmaya çalıştım. Gözlerimden içeri doğru, ruhum ya da o neyse artık o yaşayan ama vücudumla beraber yaşlanmayan şeyi görmeye çalıştım. Bulamadım da nitekim, belki yoktur. Havlu ıslaktı, bu tuhaf hissettirdi ama hatırlıyorum. Küçücük ev içime fenalık getiriyordu. Ev havalansın diye balkon kapısını araladım, ağır sıçmıştım birazdan yemek yiyecektik karım kokudan rahatsız olabilirdi. Sonra onu gördüm. Tuvaletteyken sevgili eşim bana seslenince çorapların neden ortalık yerde ya da çöpü niye çıkarmadın gibi bir bahaneyle bana şarlayacak sanmıştım ama yanılmışım. Salondaki vitrinin üzerine tünemiş, hem korkutucu hem de huzur verici bir yanı vardı. Karımın değil tabii, güvercinin. Siyaha kaçan yeşili bozan kurşuni bir renk, kurşuni kelimesini burada doğru kullanmamış olabilirim. Aslında fosforlu renkleriyle güvercinden çok minyatür bir tavusa benziyordu.

      "Bu bir mucize, gördün mü onu?" diye seslendim mutfağa doğru. Kuş iyi bir haberin geleceğinin işaretiydi, belki de iyi haber hayvanın gelmesiydi kim bilir? Ne zamandır tavan akıyormuş ama ilgilenmemişim, evdeki kapıların dilleri tutmuyormuş değiştirip tamir etmemişim. Asıl bunları yapmam mucize olurmuş, yıllardır bir çöp kutusu alacakmışım hala bekliyormuş öyle dedi karım bana. Bence eşim yanılıyordu ama olsundu, yemekten önce onunla tartışıp iştahımı kaçıracak değildim. Kuşçuğu oracıkta bırakıp karımın sofrayı kurmasına yardım ettim.

      "Tuvaletten sonra ellerini yıkadın mı?" dedi bana gözlerini dikerek, "O hayvanı çıkarmayacak mısın bu koku da ne?" diye de ekledi tam da ekmek ve bardakları sofraya taşırken.
"Karanlıktan sığınmaya gelmiş belli işte, bu akşam misafir edelim sabahın ilk ışıklarıyla gidecektir." dedim içimden bizimle kalmasını umut ederek. Sofraya oturmadan hayvancağızın yanına biraz ekmek ve kavanoz kapağı içerisinde su götürdüm. Kepaze bir görüntüydü gerçekten. İyi ki karım var yoksa ben de böyle ekmek ve suyla rezil bir şekilde beslenmek zorunda kalırdım.

      Masadaki çorbaya, pilava, karnıyarığa, salataya, yoğurta, ekmeklere ve tatlıya baktım. Böyle yemeklerle dolu bir sofrada oturmanın güzel bir şey olduğunu düşünebilirsiniz ama benim durumumdayken değildi. Geçen gece yine televizyon karşısında sızmadan önce belgeselde duymuştum, rızkından daha fazla yiyen tek hayvan insandır diyordu. Dini yayın yapan kanallardan biriydi sanırım. Zaten karımla evde beraber bir şeyler yaptığımız günler yılda bir elin parmağını geçmez, köyden gelen ailesini falan ağırlayacaksak belki. Fakat geceleri de beni yatağa çağırıp durur, hadi gel artık ne yapıyorsun içeride yarın işe gideceksin gibi şeyler işte ama yatakta da telefonlarımızı kurcalamak dışında bir şey yapmazdık. Aramız soğuktu, birlikte yiyip yatıyorduk ama farklı şeyler yapıyorduk. Alkolle ilgili bazı sorunlarım vardı. Her akşam sıkıntım ve içtiğim bardak sayısı artıyordu. Genelde işten eve geldiğim akşamlar kendime ufak sandviç yapıp içmeye başlardım, sonra da televizyon karşısında sızardım. Bunu babamdan öğrenmiştim. İçmeyi değil, zıkkımlanmadan önce bir şeyler atıştırmayı. Bu boku içeceksen aç karnına içmeyeceksin derdi rahmetli, öyle çabuk öldürürmüş. Ellisini geçtiği günlerde toprağa vermiştik, Allah rahmet eylesin.
"Bu akşam da içmiyor musun yoksa sarhoş musun yine?" dedi karım. Mutfaktaki rakı bardağını görmüş olacak o kadar da ekmekliğin arkasına saklamaya çalışmıştım çünkü başka türlü anlamasının imkanı yok.
"Bari gizli gizli içme şu zıkkımı," diye devam etti.
"Ramazan'da görmek istemezsin," dedim.
"Hiçbir zaman görmek istemem," dedi, ‘Ama benden bir şey saklamanı da istemiyorum. Biz karı kocayız."

  Güvercinin eve getirdiği pozitif enerji karımın davranışlarından bile anlaşılıyordu. Birden iyi hissetmeye başladım, bu akşam daha camı çerçeveyi indirmemiştik. Bütün istediğim bu yıllar boşuna geçmedi, vakit boşa harcanmadı diyebilmekti. Beraber on beş yıl ortada çocuk olmasa da bir şey demekti, karı koca arasında oluşturulup geliştirilen, övünülebilecek, neredeyse bir çocuk kadar değerli bir şey. Tüm içtenliğimle bedenimi çevirerek ona döndüm. Bu dönüşümü biliyordu. Bakışlarımda şefkat, içimde sevgi vardı. Karım da bir an için önyargılarından kurtulup bana hayranlıkla baktı.

     "Her şeyi halledicem dedim, hafta sonu akan tavana bakması için bir adam çağırıyorum, kapıların dillerini de kendim değiştiririm. Bir de çöp kutusu almayı düşünüyorum mutfağa, şu dolabı açtığında kapağı açılanlardan.” Bir erkeğin elinden o kadarı gelirdi. Karım da hayatının sonuna gelip de geriye dönüp baktığında dehşet ve hayal kırıklığı duymamak istiyordu, hüsrana uğramamak onu anlayabiliyordum. Benden çok şey istemiyordu kesinlikle ama bunları yapacağımı söylerken bile doğru olmadıklarını biliyordum. Külliyen yalandı belki ama bazen eşinizi sakinleştirmek için böyle şeyler gerekir.

     Ezanın okunmasıyla beraber karım sofradaki her şeyi silip süpürdü, önce çorbasını ekmeksiz içti, karnıyarıkla pilavı birden yedi, bu arada yoğurdu kaşıklıyor ve bazen de ağzına salata atıyordu. Onun yemek yiyişi ve oturuşu için üzüldüm. Bu sırada hiç konuşmadık, ben ağzıma meze niyetine bir şeyler atıp arada mutfağa gidip içmeye devam ettim. Gökyüzündeki bulutların ve kuşların hareketini izledim. Ev öyle sessizdi ki, acaba bütün evli çiftlerin evi bu kadar sessiz miydi? Birbirimiz hakkında o kadar çok şey biliyorduk ki konuşacak hiçbir şey bulamıyorduk. Birbirimizi fazlasıyla tanımanın verdiği sessizlik canımı yakıyordu, sessizliği bozmak için,
"Allah kabul etsin," dedim.
"Yarabbi şükür," dedi karım, oturduğu yerde ter içinde yığılıp kalıverdi. Her halükarda şu an konuşmak isteyeceğimiz pek bir şey yoktu. Neden sonra namaz için abdest almaya niyetlendi. Önümden geçerken elini tutmaya çalıştım ama bana karşılık vermedi. Ona acımayı bıraktım. Arkasından içeriye girip güvercini kontrol ettim, uyuyordu. Pek bir şey yememişti ama her yeri s.çıp batırmıştı. Karım görmeden etrafını gelişigüzel temizledim. Keşke uyanık olsaydı, belki onu sevmeyi denerdim ama şimdi uyandırmaya kıyamazdım. Dinlenmeye gelmişti, yazık değil mi uyusun istiyordum. Ben de zaman geçirmek için salonda şarjda duran telefonumu elime alıp bildirim var mı diye baktım. Herhangi bir şey, yaşadığımı hissettirecek ben de buradayım ve nefes alıyorum dedirtecek. Alt komşudan mesaj gelmiş, neden onları çaya çağırmıyor muşuz, öyle yazmış bana. Alt kattaki kadınla ilişkim vardı, yani bir iki kere köşeye sıkıştırıp ellenmedik yerini bırakmamıştım. İnternetten yazışmaya başladıktan sonra birden olup bitti bunlar. Bir gün benim fotoğrafımı beğenmişti, çok heyecanlandım, fotoğrafımı değil de sanki beni beğendiğini düşündüm ve ona mesaj attım. Duyduğum cinsel açlıktan utanıyordum. Kocası duysa bizi öldürür ya da belki umurunda bile olmaz çünkü onun da kaçak et kestiğini biliyorum belki boşanmak için iyi bir bahanesi olurdu hem. Alt kattaki kadının evliliğinde kendi sorunlu evliliğimi görüyordum. Yaptıklarıyla her evlilik mutsuzdur zaten demek istiyordu sanki bana ve ben buna inanmak istiyordum. Otuzlu yaşların ortasına geldiğim şu günlerde geçmişimde verdiğim her karardan pişmandım.

      İşte her şey böyle karmaşık bir haldeydi ama her şeyi de aynı anda yoluna koyamazsınız. Balık tutmaya gidiyorum ya da akşam maç var demiştim yıllar önce bir gün. Baktım karım bana inanıyor, o günden beri yalan söyleyip çeşitli operasyonlar düzenleyip durdum Yalanlar yalanlar üzerine binmişti. Tamam alt kattaki kadınla olan ilişkimin devam etmesini istemiyordum belki ama son verecek gücü de kendimde bulamıyordum. Bir süre kimseyle görüşmeyip cinsel açlığımı mastürbasyon yaparak gidermeyi denedim. Evli olduğum için kolay oluyordu, nişanlandıktan sonra yüzüğü sağ parmağınıza bu yüzden geçiriyordunuz sanırım. Fakat işim bittikten sonra çok kötü hissediyordum. Günah olmasından falan değil, bu kadar insanın arasında yalnız kalmak kimsenin bana dokunmak istememesi canımı sıkıyordu doğrusu. Ben de karımı aldatmaya devam ettim. Allahım, karım bir duysa ikimizi de öldürür!
 
     Aslında her şey birbiriyle bağlantılıydı. Karımın bu dini zırvalıklarla ilgilenmeye başlaması, çocuğumuzun olmamasına rağmen bana evcil hayvan aldırmaması, evde bir şeyler okuyup müzikle uğraşarak vakit geçirebileceğim bir odamın bile olmamasının (ütü odası çok lazımdı çünkü) bir sonucuydu bence bunlar. Gerçi alt komşunun da iyi ki bir-iki yerini elledim, o da hemen her saat başı yazmaya başlamıştı. Eşiyle olan sorunlarını dinlemekten azap gelmişti. Düzüşmüyorduk bile ama kendisine hediyeler aldırıp duruyordu, telefonuma iç çamaşırı fotoğrafı atıyor daha bir kere bile üzerinde görmediğim elbiseler. Belki karımı bu kadar dinlesem ya da ona hediyeler alsam daha mutlu bir ilişkimiz olabilirdi. Alttaki kadının bize daha önce eşiyle beraber misafir olmuşlukları da vardı, kaş göz yapıp duruyordu tuhaf bir şeydi gerçekten kocası yerinde olmak istemezdim.

     Karımdan uzun zamandır ses gelmiyordu, ölürse ne kadar yalnız hissedeceğimi düşündüm. Bu gece çok fazla şey düşünüyordum. Hem karıma hem gümüşe bakmak için yerimden kalktım, ev serin olmaya başlamıştı balkon kapısını kapattım. Gümüş güvercine verdiğim yeni isimdi, karımı beklerken uydurmuştum bunu. Eğer hala fark etmediyseniz söyleyeyim, aynı anda birkaç şeyi düşünmek gibi nefis meziyetlerim vardır. Güvercin hâlâ vitrinin üzerine tünemiş uyuyor, şu an boğsam ölür mesela, karım da öyle. İtiraf etmeme gerekirse karımla onunla yıllar geçirdikten sonra çocuk yapma şansı vermeden ayrılırsam ayıp olur diye evlenmiştim ama çocuğumuz falan da olmuyordu. Olsun bedduasından çok korkarım, tutar yani.

      Salonu geçip yatak odasına girdim. Karım namaz kıldıktan sonra uyuyakalmış ya da belki hiç kılmamıştır da yemekten sonra kıvrılmıştır oraya tembel teneke, bilmiyorum. Ona arkadan yanaştım, yatağın yaylarından sesler geliyordu, değiştirme zamanı gelmiş de geçiyordu bile. Karımın kulağına alt komşunun çaya gelmek istediğini fısıldadım.
"Bırak şu Kürtleri!" dedi bana, "Uyuyorum ben sonra gelsinler." Anlaşamadığımız bir nokta da buydu, karım ırkçının tekiydi, işin aslı anlaştığımız çok fazla nokta olduğu da söylenemezdi.
Arkasına yanaşmışken karım çekici gelmeye başlamıştı bana, ne zamandır beraber olmuyorduk. Üzerimdekileri çıkarıp kasıklarımı kalçalarına değdirerek memelerini elledim.
"Yapma!" dedi. Uyku sersemi işimi görebilirdim ama beni sertçe itti.
"Yapma dedim sana. Sahura kalkacağım arada gusül abdesti almak istemiyorum." diye bağırdı. Diğer tarafa dönüp "Allah kahretsin" dedim ve yatağın yanındaki kalorifer peteğine bir tekme savurdum. Bütün apartman duymuştur kesin, her akşam bir arıza çıkarıyorduk kanıksadılar artık bu durumu. Canım fena yanmıştı doğrusu, sabah bu ağrıyı hissedecektim sanırım ama hayatımla ne bok yaptığımı ve belki de en iyisinin kendimi bir akşam iş çıkışı kemerimle asmayı düşünürken sızmışım. Ağlamak isteyip yastığı ısırdığımı hatırlıyorum.

     Sabah karımın fön makinesi sesiyle uyandım, susuzluktan dilim damağım kurumuş. Yine de kendi hayatım hâlâ çok da kötüymüş gibi gelmiyordu bana.
"Bir daha bu kadar çok içmeyeceğim." dedim.
"Her sabah aynı şeyi söylüyorsun, işe geç kalacaksın, kalk artık." dedi. Söylemesi kolaydı. Makyaj yapmış ve süslenmişti, onu yine canım çekti sonra oruç tuttuğu aklıma geldi, hem işe de geç kalmıştık.
"Paran var mı? Dün alışveriş yaptım bende kalmamış." dedi karım.
"Cüzdanımdan al." dedim.
"Ütülenecek bir şeyin var mı?" diye sordu, para istemese sormazdı.
"Yok dünküleri giyerim." Birden hatırladım. "Güvercin ne yapıyor?"
"Ne güvercini?"

“Dün eve giren işte."
"Bilmem bakmadım." dedi umursamazca.
Hemen yataktan çıktım, yere bastığımda acıyla irkildim, ayağım şişip morarmıştı üzeribne basamıyordum. Seke seke salona gittim. Hâlâ oradaydı.
 "Canım?" diye içeri seslendim. Eşim,
 "Yine ne var?" dedi, "Makyaj yapıyorum."
 "Gelir misin lütfen, bu önemli." dedim.
 Karım iç çamaşırlarıyla yanıma geldi, memeleri harika gözüküyordu. Bakışlarıyla neden çağırdığımı anlamaya çalışıyordu.
"Bak hala orada." dedim. 
"Balkon kapısı kapalı çünkü aç da gitsin."
"Hayır, bence bizimle kalmak istiyor. "
"O evcil bir hayvan değil." dedi bana, "Hem güvercinlere evde bakamazsın." Komik bir durumdu aslında. İkimiz de iç çamaşırlarımızla sabah sabah salonun ortasında tartışıyorduk.
"Peki." dedim. 'Kapıyı açacağım, uçmazsa kalacak. Kaçarsa da kendi bilir, yapacak bir şey yok herkes kendi seçimlerini yapar."
"Olur." dedi, "Yeter ki acele et." diye ekledi kendinden emin. Her zamanki gibi kendine güveniyordu. Balkon kapısına doğru yanaştım, hayvan kıpırdanmaya başladı, heyecanlanmıştı gitmek için sabırsızlanıyordu bunu görebiliyordunuz. Karım bu sırada ellerini bağlayıp mükemmel memelerini benden gizlemişti. Kapı kolunu sıkıca kavradım. Güvercin kanatlarını çırpıştırmaya başladı, gidecekti bunu anlayabiliyordunuz. Oysa ki ben kalsın istiyordum, hiç mi hiç gitmesini istemiyordum. Çok yalnız hissediyordum. Kapıyı yavaşça dışarıya doğru ittim. Gümüş yerinden fişek gibi fırladı, salonu geçerek sanki işe geç kalan ben değilmişim de oymuş gibi gök yüzüne doğru kanat çırptı. Daha sonra bulutlardan aşağıya doğru süzülüp karşıdaki ağaçların arasına daldı. Gözlerimi alamıyordum. Onun bedenine bürünüp uzak ufuklara kanat çırpan ben olmak istiyordum.
"Çok güzeldi değil mi?" dedim. Karım zarif bir bakışla karşılık verdi.
"Evet." dedi. Gerçekten çok güzeldi.


                                   

4 Şubat 2017 Cumartesi

Pisuvardaki Bok



Beni askere uğurlayan kimse olmadı. Ev arkadaşım bile otobüse bindirmeye lütfetmemişti, bunda ona son ayın kirasını takmamın da payı olabilir tabi, bilmiyorum. Neyse birliğime teslim olmadan bir gün önce alışveriş yapmak için çarşıya indim, sahilde çay içtim. Askerde ölebilirdim, her zaman böyle bir risk vardı bu yüzden son kez bir denizi göreyim istedim, martıları besledim. Sevdiğim yerleri gezdim. Çarşıdaki adam bana her askerin yanında götürmesi gerekenlerin olduğu bir liste vermişti. Permatik, eşofman, haki rengi iç çamaşırı gibi şeyler işte. Gerçi ben o listedekilerden çok bir ömür boyu o kıç kadar dükkanda çalışıp her gününün birbirini tekrar etmesinin nasıl bir duygu olduğunu düşünüyordum, adamın söylediklerini hiç ama hiç dinlemiyordum. Daha sonra askere gittiğimde o listedeki şeylerin zaten verildiğini gördüm, o para benim için önemliydi, kısıtlı bir bütçem vardı. O adama hakkımı helal etmiyorum.

Askere gitmeden bir süre önce kız arkadaşımdan da ayrılmıştım, altı ay boyunca hayattan uzaklaşacaktım ve kafam rahat olsun istiyordum. Onu düşünmemek için yanımda kitaplar götürmüştüm, fakat nizamiyedeki komutan bu kitapları içeri sokamayacağımı söyledi. Önce incelenmesi gerekiyormuş, öyle dedi ve ekledi;
"Burada bunları okuyacak zaman bulabileceğini mi sanıyorsun?"
"Kız arkadaşımı unutmak için." diye cevapladım.
"Askerde kafana kep dışında başka bir şey takmayacaksın." dedi bana.
O işler öyle kolay olmuyordu ama tartışmak da anlamsızdı, "Olur efendim." dedim. İlk günden sorun çıkarmak istemiyordum.
"Olur efendim yok, emredersiniz komutanım diyeceksin." dedi. Gözü üzerimdeydi, ona emredersiniz komutanım dememi istiyordu, bunu anlayabiliyordunuz.
Dedim ben de, ne yapayım? Zaten o kitaplar da bir daha elime geçmedi.

İlk gece diğer devrelerimle beraber gazinoda oturduk. Buraya gazino diyorlardı ama içkilerin içilip kızların dans ettiği bir yer değildi burası. Böyle bir yerde oturmanın da güzel bir şey olduğunu düşünebilirsiniz ama sorun şuydu ki zaman hiç geçmiyordu. Birileriyle oturup memleketinden ya da futboldan bahsediyordunuz ve içinizden ah ne güzel zaman geçiyor sanıyordunuz ama iki dakikanın bile geçmediğini fark ediyordunuz. Zenginler de ilk günden gruplaşmaya başlamıştı, kendi aralarında sohbet ediyorlardı zaten onlarla ne konuşacaktım. Gariban çocuklarla arkadaşlık ettim, cahille sohbet etmek daha kolaydı ama onların yanında da kendimi rahat hissetmiyordum. Zorlama bir şeyler anlatıyordum ama sohbet hep tıkanıyordu. Her halükarda kimseyle konuşacak bir şeyim yoktu, diyaloglarım zorlamayla sürdü, saçma sapan konuşup durdum. Bunlar iyi günlerimizdi, daha zor günler gelecekti, bunu hissedebiliyordunuz.

Ağır koşullarda eğitim görüyorduk, her günümüz birbirini tekrar ediyordu. Şimdi orada değilim ama bazen hala o düzenin devam ettiğini düşünüp ürperirim. Eğitimden canım çıkıyordu doğrusu, aylardan ağustostu ve kan ter içinde kalıyordum donum kıçıma yapışıyordu. Bir gün telefonda babama bu koşullarla başa çıkamadığımı söyleyince oruç tut dedi bana, sabretmeni kolaylaştırır. Sonraki gün niyetlendim ama öğlene kadar bile dayanamadım ve kana kana su içerek bozdum. Koğuşta bir de imam vardı, ona sorduğumda affedilmek için altmış gün daha tutmam lazımmış, öyle dedi bana. Ben ceza veren bir tanrıyı hayal edemiyordum, bu yüzden bir daha oruç tutmadım. Neyse eğitimler zor geçiyordu ama sonra gerçi bu iyi diye de düşündüm içimden, böylelikle eski kız arkadaşımı düşünmeden geceleri yorgunluktan uyuyabilirdim. Sonra gece bana nöbet yazmaya başladılar, zaten buralarda iyi bir şey olmazdı.

Nöbetler sırasında eski kız arkadaşımı düşünmemek için kulenin karşısından geçen arabalarla ilgili bir oyun oynuyordum. Karşılıklı şeritten geçen arabalar bir gol oluyordu, aklımca futbol maçı yapıyordum. Fakat sorun şuydu ki, Allah'ın siktir ettiği bu coğrafyada araba bile geçmiyordu. Demem o ki, çok gollü maçlar olmuyordu bunlar hiç, en fazla iki bir gibi skorlarla bitiyordu. Yine bu nöbetler sırasında birinin duvarlara yaklaştığını görmüştüm. İçeriye bir şey fırlattı, küçük bir poşet. Tüfeğe mermiyi sürdüm.
"Kimsin? dedim. Cevap vermedi.
"Bir daha seni buralarda görürsem vururum" diye devam ettim.
"Vururun mu olm?" diye seslendi bana içinde bulunduğu karanlıktan.
"Evet, vururun" dedim. Bir daha o adamı görmedim. Sabah ranza arkadaşıma o gece olan bitenleri anlattığımda, o adamın içeri uyuşturucu attığını söyledi, esrar kubar öyle bir şey. Sabah da içerideki çocuklar alıyormuş. Bu askeriyenin içinin nasıl kafası güzel adamdan geçilmediğini açıklıyordu fakat her şeyden de en son benim haberim oluyordu. Komutanlar da biliyordu bunu belki ama işlerine geliyordu, kafası güzel adamlar sorun çıkarmıyordu. O adamı bir dahaki nöbetlerde görmedim. Vatana millete hayırlı bir iş yapmıştım, kendimle gurur duydum, sanki bana bir madalya takmışlar sanırdınız.

Bir gece tuvaletten gelen alkış sesleriyle rüyamdan uyandım, Ranza arkadaşıma ne olduğunu sordum, gerçi başka arkadaşım olduğu da söylenemezdi sosyal yönü kuvvetli biri değildim, hayatımın her döneminde en fazla bir kaç arkadaşım olmuştur. Biri tuvalete çok büyük sıçmış öyle söyledi bana. Askere gidince bir hafta sıçamadığınız oluyordu, bu yemeklerle ya da oradaki psikolojinizle ilgili olabilir, bilmiyorum. Bir saat sonra nöbet için kalkacaktım ama meraktan da kudurmuştum, o b.ku ben de görmek istiyordum. Tuvalette kalabalığın önünde sıramın gelmesini bekledim. Askerde bok görmek için bile sıra bekliyordunuz. Biri pisuvara s.çmış, benim ömrüm boyunca gördüğüm en büyük boktu, hangi köylü s.çmışsa bir de üzerine taş kapamış. O gece çok gülmüştük, ilk defa zengin gariban hep beraber gülüyorduk. Bu durum koğuştaki devrelerimle aramızda bir sinerji yaratmıştı. O boku kim sıçtı, hiç ortaya çıkmadı ama deliller imamı gösteriyordu çünkü o gece namaza kalkmamıştı. Herkes imamdan şüpheleniyordu ama kim ne derse desin bunu en iyi imam biliyordu.

Madem koğuştaki imamdan bahsettim, hadi onunla ilgili bir anımı daha anlatayım. Asker de herkese bir görev verilir, imam da diğer erkeklerle beraber banyoya girmemek için komutanlardan kazan dairesi nöbetini almıştı, bu onun inancına göre günahmış, başka erkeklerin mahrem yerini görmesi yani. Bu yüzden istediği saate kendi banyoya girebilecekti. Bir gece nöbetten geldiğimde imamı uyandırdım, o gün eğitimden sonra yıkanamadan nöbete gitmiştim. Banyoyu açmasını rica ettim, öfleye pöfleye açtı fakat su çok sıcaktı zaten ağustos ayının ortasındaydık, yana söylene yıkandım. Banyodan çıkınca neden soğuk su olmadığını sordum ona.
"Abey, soğuk su yoktur." dedi bana.
"E kazanı kapat o zaman?"
"Sadece sıcak su vardır."
Burada yazdığımdan daha uzun bir sohbet geçmişti aramızda ama imam işin mantığını bir türlü anlamıyordu, kendini kazan dairesinin Allah'ı zannediyordu. Geri zekalıydı ama imam olmuştu. Askerde bile geri zekalılar beni buluyordu.

Acemiliğimiz bitince yemin törenimiz oldu, annem gelmeyi çok istemiş ama babam göndermemiş. Yol uzak diye diyordu telefonda bir yandan rakısını yudumlarken ama adım gibi biliyordum bence para harcamak istemiyordu. Annem beni özlüyordu, bunu telefondaki sesinden hissedebiliyordunuz. Bence dünyada sevilmek kadar güzel şey yok, bir kaç hafta önce benim de sevdiğim bir kız arkadaşım vardı şimdi kimbilir ne yapıyordur. Neyse boş vermeliyim, düşünmemeliyim artık böyle şeyleri. İşte tören sırasında vatana millete bayrağa yemin ettik. Yemin töreni sırasında bir de yürüyüş yapacaktık, günlerce buna hazırlanmıştık. Tuhaftır beceremediği için  rapor alanlar bile oldu, bunlar üniversite mezunu insanlardı ama yürümeyi bile bilmiyorlardı. Ben o gün anladım bu memleket insanından bir bok olmaz.

Yemin töreninden sonra bir gün dışarı çıkmamıza izin verdiler. Uzun zamandır ilk defa sivil kıyafetler giyiyordum, boş boş dolaşmak bile hiç de kötü bir şeymiş gibi gelmiyordu bana. Berbat bir lokantada iğrenç bir kuru fasülyeyi suyuna bana bana yedim, doymadım üzerine bir de sütlaç söyledim. Ağzımda kürdan sokakları dolaştım. Kızlara falan baktım, onlar da bakıyorlardı. Jandarmaya zaten eli yüzü düzgün adamları seçiyorlardı, marşında bile yakışıklılık vurgusu vardı keyfim yerine gelmişti doğrusu. Sonra bir internet cafe buldum, bulmaz olaydım. Ayrıldığım kız başkasıyla çıkmaya başlamış, internette fotoğraflarını görmüştüm. Or.spu iki hafta bekleyememişti. Şimdi onun o güzel memelerini başka biri öpüp kokluyordur, belki kıza yatakta istemediği şeyleri bile yaptırıyordur çok sinirlenmiştim. Nizamiyeden girince intihar etmeyi bile düşündüm ama bunu nasıl yapacaktım. Sonra aklıma her yerde silah olduğu geldi, Komik bir durumdu aslında, zimmetli bir silahım varken bile nasıl intihar edeceğimi düşünüyordum. Kendi kendime güldüm, sanırım deliriyordum.

Akşam bölüğüme döndüğümde ise daha iyi hissediyordum, burayı ve arkadaşlarımı özlediğimi farkettim. Kendimi buraya ait hissetmeye başlamıştım. Dışarı çıkmak herkese iyi gelmiş, mutluydular bunu görebiliyordunuz. Geride bıraktığımız rezil hayatlarımızdan bir boş günü yaşamak bile çok güzel gelmişti bize. Komutanlarımız akşamki maçı da izlememize izin vermişlerdi. Keyiflenmiştim, intihar etmekten de vazgeçtim. Milli takım gol atınca sevindik, aramızda kürtler de vardı, onlar da sevinmişti. İmamın pisuvara s.çtığı akşamki gibi yine çok mutluyduk. Gece de yatmadan önce ranza arkadaşım bugün ne yaptığımı sorunca kerhaneye gittiğimi söyledim. Ömrüm boyunca parayla seks yapmamıştım, kerhanenin yolunu bile bilmezdim ama sallayıp duruyordum. Kerhanede zenci kadın falan olduğunu söyledim. Kendi kendime düşünüyordum da çok eğleniyordum. İyi palavra sıkıyordum, ne sorsa hemen cevap veriyordum. O gece yatağım baya bir sallandı. Anlattıklarımla ranza arkadaşımın uykularını kaçırmıştım, bunu anlayabiliyordunuz.

Sıkı atıyordum, yalan para ile değildi belki ama silahla atışında iyi değildim. Hedefi vuramayanları ağır cezalar bekliyordu. Tüfek geri tepmesinden neredeyse elmacık kemiğimi kırıyordum ama yine vuramıyorum, yine vuramıyordum. Komutanımız hedef tahtamı tükenmez kalemiyle deldi, böylece vurmuş gibi oldum ve ceza almaktan kurtuldum. Fakat kimse başkasına durup dururken iyilik yapmaz, bunun karşılığında çocuklarına ders vermeye başlattı. Bütün gün eğitim, üzerine nöbet bir de bu ders işi çıkınca hiç uyuyamaya başladım. Komutanıma durumu anlattım, beni kantine vereceğini söyledi. Verdi de nitekim.

Kantin askeriyenin diğer yerlerine göre cennet gibiydi, hem eğitimden kaçmış oluyordunuz hem de top keki olsun, koka kolası olsun sıra beklemeden yiyip içebiliyordunuz. Sonra bir gün bir şey farkettim, ürünler tavsiye edilenden fazla fiyata satılıyordu, komutan buradan haksız kazanç sağlıyordu. Bu oyunu bozmam lazımdı, çok düşündüm yoğun bir şekilde düşünürsem bunu başarabileceğimi ve komutanımı bu işten vazgeçirebileceğimi düşündüm. Hayatımda ilk defa bir konu hakkında düşünerek karar verdim ama bu yüzden ceza aldım ve diskoya atıldım.

Diskoda kaç gün kaldığımı bilmiyordum, buraya da disko diyorlardı ama gazino gibi tavanında topların sarktığı yüksek sesle müzik dinlenen eğlenceli bir yer değildi. Disiplin koğuşunun kısaltılmışı, bir nevi hapishaneydi. Gerçi canıma minnetti. Kafamı dinliyordum, insanlardan uzak kalıyordum. Düşünüyordum da ben hiç ama hiç insan sevmiyordum. Sıkıldığım zaman masturbasyon yapıp duruyordum, yapacak başka bir şey de yoktu zaten. Boş vermek gerekiyordu, ben de öyle yapıyordum. İstemediği bir yerde masturbasyon yapmak zorunda bırakılan bir adam, ikibin yılında dünyada. Hafızam kuvvetlidir, bugüne kadar izlediğim filmlerdeki her sahneyi hatırlarım. Olabildiğince boşalmamı erteleyip hazzı arttırmaya çalışıyordum, işim bitince de eskisi gibi utanmıyordum. Bu askerlik beni arsızın biri yapmıştı, sanki kendimi o kadar çok seviyormuşum da mastürbasyon yapmak için otel odası tutmuşum gibi bir görüntüydü.

Yılbaşından önce disiplin cezam bitti ve gece telefonda annemle konuştum, bir kız varmış. Gelince beğenirsem bana isteyecekmiş. Babama artık dayanamadığımı söyleyince sigara iç geçer dedi, bu babamın vereceği türden bir öğüttü. O gece koğuştakilerle çerez yiyip kola içtik, lükstü, bazı çocuklar buna bile seviniyordu, onlar için çok üzülüyordum garibandılar, aldıkları üç kuruş parayı ailelerine gönderenler vardı. Böyleleri şehit oluyordu, dünya bence çok adaletsiz bir yerdi. O gece bir de fotoğraf çekildik, şimdi baktığımda gülüyoruz mutlu gibiyiz aslında ama düşünüyorum da değildik. Sonra eski kız arkadaşım ve geniş omuzlu sevgilisinin internette gördüğüm fotoğrafları aklıma geldi. Belki o da mutlu değildi, ve hala beni düşünüyordu. Sonra annemin bulduğu kızı düşündüm, inşallah memeleri eski sevgilim gibidir ama telefonda annenize böyle şeyleri soramıyordunuz.

Yılbaşından sonra alt devreler geldi ve zaman daha hızlı geçti. Kendimi deneyimli hissediyordum. Onlara palavra sıkıp durdum, gözlerini korkutmak hoşuma gidiyordu. Bir iyi bir kötü davranıyordum, psikolojim çok bozuktu.

Benim de askerliğimden geriye böyle şeyler kalmıştı, gerçi koskoca moğollardan geriye pek bir şey kalmadığı düşünülürse bence yine de fena değildi. Şimdi burada açlık grevi yapan kürtün dolabındaki muzlardan da bahsedebilirim ama o da eksik kalsın. Döndükten sonra çıplak ayakla halıya basmayı özlediğimi fark ettim, bir kaç gün sonra babamı aradım. Bir iş bulup evlen artık dedi bana, dedim olur. Şimdi düşünüyordum da ben askerde çok deneyim kazandım ama bunlar burada size anlatılacak şeyler değil, gidemeden bilemezsiniz. Aslına bakarsanız, baya ağır bir bedel ödemeniz gerekiyor öğrenmek için. Bu paha biçilmez deneyimler sadece zamanınızı takas ederek öğrenilir, öyle burada beni okuyarak ya da başkasından dinlenerek falan olacak şey değil yani. Neyse ki yanılmıştım, ölmemiştim şimdilik yaşıyordum tabi buna ne kadar yaşamak denilebilirse öyle işte. Zaten ölseydim siz benim gibi birinin yaşadığını bilmezdiniz.