28 Aralık 2013 Cumartesi

Sorunlar



        Kafamda samsak ve yağ kokusu, bir taraftan içimden dün akşam maçı beraber izlediğim renktaşıma küfrederken önümdeki sözleşmeyi inceliyor ve etrafımdaki ünlü oyuncuların bana bakmadığını hayal etmeye çalışarak her şey normalmiş gibi davranıyordum, sanki olması gereken buymuş gibi. Bu sırada müvekkilim olan hanımefendi bana herşeyin yolunda olup olmadığını sordu. Aslında hiç birşeyin yolunda olduğu falan da yoktu çünkü ben o an hiçbirşey düşünemiyor ve sadece ağzımın yanından salya akıtmamak için çabalıyordum, hala çene kaslarımı tam olarak hissedemiyordum. Eğer bilmiyorsanız söyleyeyim; yeterince garip davranırsanız insanlar sizin salak olduğunuzu anlamayacaklardır, tuhaflığınızın hayatınızın herhangibir alanındaki üstün yeteneğinizden kaynaklandığını sanırlar. Oysaki ben yetenekli falan değildim, sadece salaktım ve bugün burada bunu kanıtlamak için size son oniki saatte başımdan geçenleri özetlicem.

        Çalıştığımız işler sadece karnımızı doyuracak kadar para kazandırıyor; kira ve faturalarımızı ödemekte zorlanıyorduk ama biz başka derdimiz yokmuş gibi hala tuttuğumuz takım gol yedikçe kahroluyorduk. Bir tane daha yemeyelim bari dedi, yenilmek çoktan kabulumüzdü ama fark yemekten korkar olmuştuk. Adamlar bize insaf etmiyordu, kalemize geldiklerinde gol yemek farz olmuştu, resmen tecavüze uğruyorduk. ‘Yürü lan çıkalım.’ dedi. Bunu yarın kimseye söylemeyecektik ama dördüncü golü yedikten sonra stattan çıkmıştık. Önce bir tuvalete uğradık. Yolumuz uzundu ve vücudumuzda stada gelmeden önce içtiğimiz türlü çeşitli aromalı içkilerin sıvıları doşalıyordu, bu muhteviyatı boşaltmaya ihtiyacımız vardı. Şimdi bunu buraya yazarken bile tuhaf hissediyorum ama tuvalette herifin biri pisuvarda masturbasyon yapıyor, bunu yaparken de küfredip duruyordu. Hayır adam son kalan idrar damlalarını sallayarak düşürmeye calışmıyordu, bunu anlayabiliyordunuz. Tribünde manyak çoktu. Bütün bir ay kendinden, eşinden ya da çocuğundan kısıp maç bileti alıyordun ve sonuç; kahroluyordun. Ulan herif belki bütçesini maça gelmek yerine karısını alışverişe ya da yemeğe götürmeye harcasa hem kahrolmayacak hem de mutlu ve düzenli bir cinsel yaşamı olacaktı ama ne diyebilirdiniz ki, yani kafası nal olmuş orada o an kendini tatmin eden bir adama ne diyebilirdiniz veya şöyle sorayım bunu nasıl derdiniz?

        Bu arada dikkat ettiyseniz uzun zamandır yazmıyorum ve bu nedenle söylemek istediğim çok fazla şey var ama yazıyı uzatıp sizleri sıkmak da istemiyorum çünkü amacım sizleri sıkıp da yolunda gitmeyen hikayemle ömrünüzden dakikalar çalmaktan çok başıma gelenleri okumanızı sağlayıp olan bitenleri sizin de yaşamamanız, hepsi bu. Tribün aileniz gibiyidi, birkaç maçtan sonra oradaki bütün insanları tanımaya başlıyordunuz. Mesela şu maçlara sanki antrenörmüşcesine takım elbiseyle gelen beyefendiye tuttuğunuz takımın oyuncularına küfretmemesi için uyaramazdınız ya da uyarabilirdiniz belki ama size de sinkaflı küfredilmesinden rahatsız olmuyorsanız tabi. Ya da hani şu bir paket sigarayı ard arda yakarak maçları hep ayakta izleyen hırpani görünüşlü renktaşınız var ya, sakın ona maçları oturarak izlemesi gibi bir ikazda bulunmayı denemeyin Ufak tefek yapısına aldanmayın; sizi çiğneyip oracığa tükürüverir, bunu başkalarına yaptığını gördüm. Gerçekten tribünde manyak çoktu, bunun için deplasman otobüsene binmenize gerek yoktu. (Burada bir parantez açayım. Deplasman otobüsü gerçekten ayrı bir b.ktur. Bunu başka bir yazıda anlatırım.)

        Tuvalette masturbasyon yapan adama tabii ki hakvermedim ama damarlarımdaki alkolden olsa gerek çok da fazla önemsemedim bu hareketini. Ben pisuvar denilen işeme kutusu benzeri dünyanın o en iğrenç icatlarından birine işeyemediğimden, kendimi bir tuvalet kabinine -kapı kolundaki mikropları düşünmemeye çalışarak- kilitedim ve bir taraftan rahatlamaya çalışırken başladım devre arasında babamla konuşup konuşmadığımı düşünmeye. Sanırım maç kötü gidince babam üzülmeyeyim diye beni aramamıştı. Maçların devre arasında genelde babam arayıp maçın ikinci yarısında neler olabileceğini sorardı. Bu yıllar önce benim ona yaptığımın tam tersiydi. O zamanlar ben küçük bir çocukken ona böyle sorular sordukça başladın yine ahiret sorularına derdi. Oysa ki şimdi ben babamla konuştuğumda hangimizin daha yalnız olduğunu düşünürdüm. Bir de bu konuşmalarımız sırasında ona hep sormak isterdim acaba hayat bu yaşlarda mı zor yoksa ileride daha da felaket bir hal mi alacak diye. Ama böyle şeyleri babanızla konuşamıyordunuz işte. Tanıdığım neredeyse bütün erkeklerin babasıyla ilgili sorunları vardı, çoğu babalarının onları yüzüstü bıraktıklarını hissediyorlardı. Anneleriyse zaten onları aldatmayan tek kadındı. Hayat ne tuhaftı. Akllımdan bunlar geçerken dışarıdan gelen sesler beni gerçek hayata döndürdü. Aynı zamanda psikayatrist olan arkadaşımın o otuzbirci renktaşımla konuştuğunu anlayabiliyordum. Herif herhalde işini görmüş ve beynine kan gitmeye başlamıştı, mantıklı konuşuyordu çünkü. Şimdi burada sizin ömrünüzden oynanmış ve bitmiş bir maçın kritiğiyle zaman çalmak istemiyorum ama dikkatli dinlediğinizde maçın kritiğini yaparken haklıydı p.zevenk. Neyse olan olmuştu artık, tuvalet kabininden çıkıp lavaboya doğru ilerledim. Yalnız olsak elimizi yıkamadan çıkacağımızı adım gibi bildiğim o tuvaletten sırf birbirimiz hakkında kötü şeyler düşünmeyelim diye en azından musluklardan su akıp akmadığını kontrol ederek çıktık ve amonyak ile sidik kokusundan zor nefes aldığımız o tuvaletten kendimizi dışarı zor attık. Böyle şeylerden tiksinmiyordum ama ne olur o çok bilmiş ifadenizle beni yargılamayın, siz de askerliğinizi yaparken o kadar tuvalet nöbeti tutsaydınız siz de tiksinmezdiniz sevgili arkadaşlarım.

        Biz stattan çıkarken beş oldu diyordu insanlar ve biz metroya giden o yolda hızlı adımlarla ilerlerken de altı… (-Sahi bu yol hep bu kadar uzun muydu, hatırlamıyordum.) Maçtan önce ne olursa olsun canları sağolsun diyorduk, futbolcuları çocuğumuz gibi seviyorduk. Ben bunları düşünürken Serkan 'YARIN NASIL GİDİCEZ LAN İŞE, İNSANLARIN YÜZÜNE NASIL BAKICAZ .MINA KOYİM!?' dedi. O bence ona sırf yakında bir çocuk vereceği için bile ömür boyu sevmesi gerekirken eşinden nefret ediyor, ben ise evil bile değildim ve ikimiz de kredi kartlarımızın asgari tutarını ödeyip, kredi çekicek banka bulmakta zorlanıyorduk ama bu sorunlar bir kurşun kalem kadar önemli değildi şu an. Rezil olmuştuk, ne demekse artık namusumuzu kaybetmiştik sanki. Metroya geldiğimizde stadı erken terkedenlerin sadece biz olmadığını anladık. Alkol kokusu ter kokusuyla karışıyordu ve yine nefes almakta zorlanıyordunuz. Yerin metrelerce altındaydık ve raylı sistem arızalanırsa oradan sağ çıkmamız pek de olası gözükmüyordu ama insanlar buna rağmen sinirden hareket halindeki metroyu sallayıp tekmeliyordu. Her ne kadar buraya birşeyler karalarken argoyla ilgili sıkıntım olmasa da burada bile kaleme alamayacağım ağır küfürlerdi bunlar. İnsan tuttuğu takımın taraftar grubundan nefret eder mi, eğer sizin de gerek tezahuratları gerekse basın açıklamaları ya da duruşlarıyla sizi utandıracak bir taraftar grubunuz olsa siz de bu konuda tereddüt ederdiniz sevgili arkadaşlarım. Neyse ki biz Tekyumruklardandık, Ultraslan'ın karşısındaydık. Zaten genel olarak benim Galatasaraylılığım babamın Fenerliliğine karşı bir tepkiydi ve itiraf etmem gerekirse tamamen bir ergenlik hatasıydı. Çoğu zaman keşke babamla aynı takımı tutsaymışım derken buluyordum kendimi. İngilizler gibi bütün aile aynı takımı desteklesek, hepberaber sevinsek. Ergenlikte bunu sorun etmiyordunuz, hoşunuza bile gidiyordu belki ama ilerleyen yaşlarda hayatın gerçekleri yüzünüze çarptıkça böyle şeyleri önemsemeye başlıyordunuz. Bunu kimselere söylemiyordum ama bana baktığınız yerden ne kadar fanatik gözükürsem gözükeyim en ezeli rakibimiz olan takım bizi yendiğinde tuhaf bir şekilde mutlu oluyordum, sırf babam da mutlu oluyordur diye. Neyse anne memesi veya baba penisiyle açıklanacak Freudçu psikanalitik çözümlemeler şu an en son istediğim. Size karşı çözülmeye niyetim yok, buna şimdi burada izin vermeyeceğim.

        Metroda, ezici testosteron oranına inat sarılan sevgililer ile çocuğuna futbolun aslında böyle bir şey olmadığını bakışlarıyla anlatmaya çalışan anne babalar da vardı. Adamın biri kombinesi olduğunu ama iş yoğunluğundan sadece şampiyonlar ligi maçlarına gelebildiğini söylüyordu. Can sıkıcı ama bir o kadar da böbürlenme kokan bir şikayetti bu, Rolex saatim ne kadar büyük, taşımakta zorlanıyorum gibi. ‘Golleri kim atmış?’ dedi başka biri. ‘Isco’ dedi öteki. ‘Isco ne olm şirket adı gibi, ulan her yeni oyuncunun da s.ki bize kalkıyor.’ dedi diğeri. Oysa ki Isco çok iyi futbolcuydu. Ben biraz da onu izlemek için bugün buradaydım. Takımınızda Drogba ve Sneijder gibi isimler varsa (Gerçi böyle bir skordan sonra bu adamlar sizin takımınıza ne kadar daha katlanabilirler, bilemiyordunuz.) izlediğiniz şey futbol değil de aslında sanat oluyordu. Bu en az bir müze gezmek ya da konsere gitmek kadar sizi iyi hissettirebilirdi. Ama insanlar bunu anlamıyordu ya da belki ben yeteri kadar iyi anlatamıyorumdur, bilmiyorum.

        Metroda bir taraftan nefes almaya çalışırken Gayrettepe istasyonunda inip eve, Beşiktaş'a kadar yürümeyi düşünüyordum. Yürümek biraz da olsa beni rahatlatırdı. Yarın iş vardı, Serkan'da metrobüse atlayıp evine gider herhalde diye de düşünüyordum bir taraftan içimden. O sıralar çok düşünüyordum belki ama her zamanki gibi yine hiçbir şey düşündüğüm gibi gitmedi. Metro Levent istasyonunda durunca ‘Hadi lan Sponge'a gidelim.’ dedi. Sponge Pub bizim ofisin yanında bir bardı. Bazen iş çıkışı orada o kadar çok içerdim ki, eve uğramak yerine ofise dönüp direk sekreterin masasının karşısındaki koltukta uyurdum. Ben hayır diyemezdim, Serkan bunu bilirdi. Anlaşılmıştı; bu gece daha bitmemişti, sağlam içilecekti.

        Sponge'ın önüne geldiğimizde beş tane Ultraslanlıyı iki Tekyumruklunun ağzını burnunu kırarken gördük. Zaten bu mekana başka takımın taraftarları gelemezdi. Tekyumruklar da sıkı çocuklardı ama demin bahsetmiştim dikkatli okuyucularsanız farketmişsinizdir, Ultraslanlılar daha kalabalıklardı. Tekyumruk atkımı ceketimin içine soktum. Bu saatte yiyeceğim dayağın beni daha iyi hissettireceğini düşünmüyordum. Serkan'ın da oralı olmadığını görünce birden içimi gereksiz bir mutluluk ve geleceğe dönük saçma sapan bir iyimserlik kapladı. Dayak yemediğimiz için mutlu oluyorduk, hayatımız sanırım daha kötü olamazdı. Biz Sponge Pub’a girerken Ultraslanlılar Tekyumrukluları iyice patalkadıktan sonra kan içerisindeki suratlarına tükürdüler ve gittiler. Ben kurumsal bir şirkette gelecek vaadeden bir avukattım ve Serkan ise iyi bir özel hastanede akademik kariyerine de devam eden bir psikiyatrist ama bu akşam burada bunlarla uğraşmamamızın nedeni toplumsal statülerimiz değidi. Çünkü daha büyük dertlerimiz vardı. O birazdan müstakbel eşininin kardeşinin, nam-ı diğer kayınbiraderinin onu her ay nasıl üttüğünü anlatacak, ben de ona saçlarımın birden nasıl dökülmeye basladığından bahsedecekim. ‘Zeytinyağı ve sarımsağı denedin mi?’ dedi bana. Bir günde etkisini gösterir, ertesi gün saçların canlanmaya başlar bile. Bu sırada barmen Salih abi geldi. Çok susamıştım, en fazla bir 33lük içecektim belki de bir votka portakal bilemiyordum ama Salih abi önümüze her zamankinden getirmişti. Her zamanki votka redbuldu, biz aramızda bu karışıma redbullah diyorduk. Şu saatte içmek isteyeceğim en son şey oydu ama bize sormamıştı bile. Susamıştım, boğazımı birşeylerin ıslatması fikri hoşuma gitmişti. Ben daha içkimden ilk yudumu alırken basladı kayınçosunun onu nasıl soyup soğana çevirdiğini anlatmaya. Ben o sırada yine aklen orada değildim ve Serkan'ın eşinin beni ne zaman affedeceğini düşünüyordum. Serkan'ın eşi Ceren şu sıralar beş aylık hamileydi ve hamileliğinin üçüncü ayında Serkan daha fazla dayanamayıp ortak arkadaşımız olan Pelinle beraber olmuştu. Onları durdurmaya çalışmıştım, inanın çok çaba sarfettmiştim ama o gitti ve karısını aldattı. Ama zaten Serkan bununla başa çıkamadı ve o kadar suçlu hissetti ki kendini, olan biteni sevgili eşine itiraf etti. Serkan bir gece yine çok içtiğinde bana o günah gecesinin detaylarını anlatmış ve her ne kadar eşine karşı pek birşey hissetmese de başkasıyla da olamadığından dert yanmıştı. ‘Aramızda hiçbir şey olmuyor, kardeş gibi yatıyoruz abi ama alışkanlık işte ne yaparsın dediğini hatırlıyorum.’ Ama tabiki kabak benim başıma patladı ve ne Ceren ne de Pelin o günden sonra bir daha benimle konuşmadı. Neyse canıma minnetti, zaten evlendiklerinde bir şekilde arkadaşlarınızdan uzaklaşıyordunuz ve ben de evli çiftlerin evlerine misafir olup ömürlerinin sayılı saatleri karşılığında kazandıkları paralarla satın aldıkları eşyalarının hikayelerini dinlemeye çok da hevesli değildim açıkçası. Gerçi olan bitenden sonra Serkan'da tuhaflaşmıştı. İlaç kullanıp duruyordu. Sahi ben en son Ceren'i ne zaman görmüştüm? Neyse biraz önce demiştim ya bu aralar çok düşünüyordum diye, işte aklımdan geçenler hep böyle şeylerdi ama yine de hatırlayamadım. Bu düşünceler canımı sıkmıştı, önümdeki içkiyi hızlıca bitirip bir tane redbullah daha sipariş ettim. Aslında büyük ihtimalle bu kadar çok içtiğimden unutkanlık yaşıyordum ama bu canımı sıktıkça da sanki çözüm buymuş gibi daha çok içiyordum. Ne biçim bir kısır döngüydü. İşte aklımdan tam da bunlar geçerken Serkan ne düşündüğümü sordu. Geçiştirmek için evde sarımsakla zeytinyağı olup olmadığından emin olmadığımı söyledim ve yalan söylediğimi anlamasın diye de ekledim, Ceren'in hamileliği nasıl gidiyor? Fakat ben sanki ona bunu sormamışım gibi maç çıkışı tuvalette gördüğümüz adamda bir tuhaflık hissedip hissetmediğimi sordu; masturbasyon yapıyordu sanırım dedim, evet dedi sen tuvaletteyken onunla konuştum, onun da eşi hamileymiş. İçtik; o gece yine çok içilmişti, diğer konuşulanlar o masada kaldı.

        Sabah kalktığımda ne yapacağımı düşündüm; çocukken hep filmlerde görürdüm iyi bir avukatın mutlaka yapacağı işleri olurdu, ama ben iyi bir avukat değildim. Telefonun alarmı şarjı bitmiş olacak ki çalmamıştı ve ben alkolün de etkisiyle susayıp uyandığımdan malak gibi tavana bakıyordum. Aman Allahım birden farkettim, oda leş gibi sarımsak ve zeytinyağı kokuyordu. Tamam kedi pisliği de kokuyordu ama bu beni rahatsız etmiyordu artık, çünkü evdeki sahiplendiremediğim dört yavru kedinin pisliğine bir şekilde alışmıştım artık. Yani en son dört tane saydığımı hatırlıyordum ama o kadar büyümüşlerdi ki birbirlerine hallenmeye başlamışlardı, yeni bir felaket yakındı. Amaaan be, bu kadar derdimin arasında bir de onların doğum kontrolleriyle uğraşacak değildim ya? Birden dün geceye ait kare kare görüntüler zihnimde canlanmaya başladı. Sabaha karşı Sponge'dan çıkıyorum eve gelmeden o kafayla alt kattaki tekele uğrayıp sarımsak ve zeytinyağı olup olmadığını soruyorum ve tekelin sahibi Ercan amca da iyi niyetle meze yapmak için kullandıklarının bir kısmını bana veriveriyor. Ercan amca beni kıramazdı, nasıl kırsın? Ben bu muhite taşındığımdan beri işler o kadar artmıştı ki yandaki dükkanı da satın almıştı. Gerçi belki de yandaki dükkanı almasının benim alkol tüketimimle bir ilgisi yoktur tabi, bilmiyorum. Neyse, herşeyi şimdi daha net hatırlıyorum. Artık saçlarımın dökülmesi nasıl canımı sıkmışsa eve gelip ilk iş sarımsak ve zeytinyağını kelleşen kafama sürüp saçlarıma bir poşet geçirip olduğum yerde sızıyorum, evet. Damarlarımda alkol varken yaptığım saçmalıklar yoğun bir utanma duygusuyla aklıma gelince bir daha içmeyeceğim diyorum içimden ve telefonu şarja takıp pin kodunu da üçüncü denemede tesadüfen girip yatağın üzerinde öylece bırakıp yüzümü yıkamak için tuvalete gidiyorum. Aynadaki eskimiş suratıma bakarken her sabah olduğu gibi beni bu saatte kalkmak zorunda bırakan hayat şartlarının talukatını s.keyim diye düşünmeyi de ihmal etmiyorum. Eğer benim gibi hayattaki tek motivasyonunuz akşam yatmak ise ve bu nedenle hayatınıza devam edebiliyorsanız, günler hep böyle aynı sıkıntı ve öfkelerle birbirini tekrar eder durur sevgili arkadaşlarım. Has.ktir ama bir dakika bugün diğer günlere pek benzemiyordu, bir tuhaflık vardı. Yüzümü soğuk suyla yıkamama rağmen hissedemiyordum. Bu arada telefonum ardarda gelen mesaj sesleriyle titremeye başladı. Bir gariplik olduğunu daha yoğun hissedebiliyordum, yani hem kişisel hem de telefondan gelen uyarılara bakarsak genel. Kafamda zeytinyağı ve sarımsak karışımın yatağa bulaşmaması için geçirdiğim poşetle zaten hiçbir hareketinde beylik bir durum olmayan ben telefonuma gelen mesajlara bakmak için hızlı adımlarla yatak odasına gittim. Mesajlardan biri patronumdan geliyordu ve neden telefonumun kapalı olduğuna ve bana istediği zaman ulaşması gerekliliğiyle başlayan nasihatın ardından ani bir gelişme olduğunu ve saat 9:00’da bir menajerlik sözleşmesi için büroda olmam gerektiğiyle bitiyordu. Saat 8:30'du. Ağır küfrettim. Aslında tam olarak edemedim, neden edemediğim ve yüz kaslarımı sabahtan beri hissedemediğimin cevabı ise Serkan'dan gelen mesajda saklıydı. Evet diğer mesaj Serkandandı. Dün gece beni çok düşünceli ve gergin gördüğünü ve gece rahat uyuyup bugünüm güzel geçmesi için ben lavobadayken içkimin içine iki tane anti-psikotik attığından bahsediyordu. Bahsetmiştim; Serkan bir psikiyatristti ve reprezantlar kaynaklı çok fazlı yeşil reçeteli ilaca sahipti. Aslında hap bağımlısı or.spu çocuğunun tekiydi. Sanırım dozu kendine göre ayarlamış olacak ki bilincim pek yerinde değildi ve yüz kaslarımı da hissedemiyordum. Patronumun mesajına OK diye cevap verdim. Ona dün gece tribünde kareografi yaparken telefonumun flaşını kullandığımı ve şarjımın bu yüzden bittiğini tabi ki söylemedim, böyle birşeyi nasıl söylerdim? Ofisteki toplantıya geç kalmak üzereydim. Toplantıdaki insanlar zengin ve ünlü oyuncular olacaklardı. Bu insanlar yatakta bile işleri çabuk görülsün isteyen insanlardı. Böyle olduklarını ben bilmiyordum tabi, bunu ofisteki şoför iş çıkışı tıklım tıklım bir otobüsle eve giderken herkesin bakışlarını üzerimize çekerek bağıra bağıra söylemişti. Aslında bu yazıda ofisteki şoförden bahsetmeyecektim, öyle planlamamıştım ama biraz da gönlünü almak istedim onun çünkü en son yazımdan sonra benimle bir hafta konuşmadı, koskoca adam küstü bana. ‘Ozan bey alacağın olsun.’ dedi ‘Ne biçim anlatmışsın beni?’ Aslında az bile söylemiştim ama neyse. Hem bugüne kadar ne s.çmıştı ki elime, ne sürecektim yüzüne? Özetle bu insanlar en ufak bir arızada beni işten kovdurmak için patronuma şikayet edebilirlerdi. Duşa girmeyi düşündüm, soğuk su beni belki kendime getirebilirdi. Yine çok düşünüyordum. Şarkı söylemeyi denedim ama yok, onu bile beceremiyordum. Resmen s.çmıştım. Zaten şampuanda köpürmüyordu ve kafamdaki leşbet koku da hiç çıkacağa benzemiyordu. Duştan çıkıp takım elbisemi giydim ve çantamı alıp bir taksi çağırdım, şoföre uzattığım kağıda ofisin adresini yazarken nedense başıma gelenlere rağmen hayatım hala pek de kötü değilmiş gibi geliyordu bana.

        O gün bir şekilde konuşmamaya çalışarak (-Sabah dişçide olduğuma inandırmıştım insanları, zaten avukatsanız her nefes alışınız yalandır.) o sözleşmeyi hazırladım ve imzalar atıldıktan bir süre sonra da dizi yayına girdi. Olan bitenden üç ay sonra Galatasaray sahasında Juventus'u yenerek üst tura çıktı ve Şubat'daki Chelsea maçını beklemeye başladık. Maçtan sonra Serkan stattan beni arayıp doğacak çocuğuna Sneijder ismini koymasının hukuken mümkün olup olmadığını sordu ve psikiyatrist olan o olmasına rağmen ben de ona bir süre o ilaçlardan uzak durmasının ruh sağlığı için daha iyi olacağını söyledim. Aslında benim de biletim vardı ama maç ertelenip gündüz oynanınca patronum bana izin vermedi ve maçı ofiste onunla beraber çay içerek izledik. Benim için çok farklı bir deneyimdi yani hem alkolsüz birşeyler içmek, hem de o sakin bakışlı, dingin ve kızdığında da bir o kadar çekilmez olan o adamın golden sonra çocuklar gibi nasıl sevindiğine tanıklık etmek. Hala işle ilgili birşeyler yolunda gitmeyip sinirlendiğinde golden sonraki o hali aklıma gelir de tuhaf hissederim. Bu arada evdeki dört yavru kediyi de sahiplendirdim ve menajerlik sözleşmesine konu olan dizi de tahmin edeceğiniz üzere birkaç bölümde sonra yayından kalktı. Siz şimdi büyük ihtimalle sonuna yaklaştığınız bu özensiz yazıyla ömrünüzden ne kadar zaman çaldığımı hesaplayıp bana kızarken beni soracak olursanız: Saçlarım dökülüp babama benzemeye devam ediyorum ama ben hala acaba ben mi yalnızım yoksa babam mı daha yalnız hissediyordur diye düşünüp dururum.

5 Ekim 2013 Cumartesi

İtiraflar

  
Sanırım anlamışsınızdır; karaladığım şeyler genellikle insanları anlamakta ve onlarla iletişim kurmakta zorlanan ve alkolle ilgili sorunu olan bir adam ile ilgili. İşte bu adam geçenlerde yine alkol yüzünden bir rahatsızlık geçirip doktora gittiğinde doktor ona neden kendine bunu yaptığını sormuş; neden bu kadar çok içiyormuş, orta yaşlarda yatağında kalp krizi geçirerek ölmek fikri kulağına hoş geliyor muymuş, neden sahip oldukları için şükretmiyormuş. Bu malvarlığına ya da maddiyata sahip olmak ve bunlar için duacı olmak ile ilgili bir şey değilmiş ama bu zavallı adam doktora bunu söyleyememiş. Sonuçta kalp hastalıkları ile ilgili bir bölümdeymiş ve buradaki doktorun onun kişisel nevrozuna bir çözüm bulamayacağını da az çok tahmin edebiliyormuş. Ona 'SEVMEDİĞİM BİR İŞİ YAPIYORUM VE BU İŞİN EĞİTİMİNİ ALIRKEN DE BUNA KATLANABİLMEK İÇİN O SİDİK KOKULU BARLARDA İÇİP YAMULURKEN NEREDEYSE ÖLECEKTİM.' diyememiş. İş için de olsa insan ilişkileri canımı çok sıkıyor, böyle şeyleri çok fazla kafaya takıyorum da diyememiş. İşim gereği karşılaştığım mutlu olduğunu düşünürken aldatılanlar, her şeye sahipken bütün malvarlığını kaybedip hapse düşenler, g.tüne sürmeyeceğin nedenlerle birbirini öldüren o insanlar beni fazlasıyla yıpratıyor da diyememiş. Ya da bir zamanlar bir kız vardı ve ona karşı çok yoğun şeyler hissederdim ama o da herkes gibi beni terketti ve gitti de diyememiş. Oysa ki sadece birbirlerine göz kulak olacaklarmış, hepsi bu. Kız evi çekip çevirirken bu adam işten eve gelen o yolda onu arayıp ne istediğini soracakmış işte. Sonra bir gün çok istediği bir kıyafeti mesela durumları olmadığı için alamayacaklarını söyleyecekmiş ama sonra ne yapıp ne edip ona birden süpriz yapacakmış. Ya da mesela kız eve geldiği gibi o küçük ayakkabılarını tek eliyle aceleyle dolaba koyarken onu ne kadar sevdiğimi hissedecek ama bunu ona asla söylemeyecekmiş. Deniz aşırı seyahat hayalleri kurup ay sonunu zor getireceklermiş ya da birbirlerini dinleyip dertleşeceklermiş işte ama olmamış, bunu bile becerememişler. O adam şimdi geriye dönüp bakınca o zaman hayat hakkında pek bir şey bilmediğini düşünüyormuş, çocuklukmuş işte. Zaten o kız da babadan zengin geniş omuzlu bir züppeyle evlenmiş ve şimdi ikinci çocuğuna mı ne hamileymiş. Yangın yanmış ölü ölmüş anlayacağınız ve bu adam şimdi evinin donuk yalnızlığında damarlarıma alkol almadan bu sıkıcı ve tekdüze hayatına bir türlü katlanamıyormuş. Doktor bu adama kaybetmeden zaman ve sağlık gibi şeylerin değerini anlayamazsın demiş, yardıma ihtiyacı olan insanlarla ilgilenirse belki biraz daha iyi hissedermiş. Oysa ki bu adamın bir zamanlar kızı gibi sevdiği bir kedisi varmış ve onu kaybettikten sonra hem başka hayvanları yaşatmak hem de kendi haline şükretmek için bir dönem gönüllü olarak hayvan barınaklarına da gitmiş ama bu daha da berbat hissettirmiş. Bu sefer de oradaki hayvanlara üzülmekten uyuyamıyormuş bile, neredeyse kanser olacakmış. Ayrıca hikayelerime konu ettiğim bu adam alkol yüzünden hayatının en büyük dengesi yaptığı çok yakın birkaç arkadaşını da kaybetmiş ya da arkadaşları evlenince eşleri onunla görüşmemesini istemiş de olabilirlermiş, tam olarak bilmiyormuş ama onlar ona böyle söylemeselerde bir şekilde hissedebiliyormuş.

O adamın o gün doktorla görüştüğü yer bir devlet hastanesine ait bir poliklinikmiş ama aynı zamanda fuhuş yapılan o otel odalarına benziyormuş. Tabi ki hayatında hiç parayla seks yapmamış, bunlar filmlerden gördüğü şeylermiş. Bir dakika aslında bir kere böyle bir yer görmüş. Müvekkili bir fuhuş operasyonunda yakalanınca öyle bir yerde bulunmak zorunda kalmış. Tabi müvekkili ona otelde sadece dinlenmek için bulunduğunu söylemiş ama ona göre bal gibi de fuhuş yapıyormuş işte, bunu anlayabiliyormuş. Aslında belki de gerçekten dinlenmek için gitmiştir, bilmiyormuş, herhalde aksi olsa müvekkili ona bunu söylermiş. Neyse bunlardan çok bahsetmemeliymiş çünkü geçen hiç beklemediği biri istatistiklerden iki elin parmaklarının sayısını geçmeyen takipçiye sahip olduğunu düşündüğü blogunda neden cinsellikten bahsediyorsun deyivermiş, bir sorunu mu varmış? Bunu iş için ofisçe katıldıkları bir toplantının ortasında öylece söyleyivermiş; müvekkil şirketle görüşme arasında çay içiyorlarmış, gerçi sadece onlar içiyormuş çünkü o sorudan sonra onun içtiği o çay yarım kalmışmış. Toplantı çıkışı patronu bir jipten çok tankı andıran ancak onun ömrü boyunca kazanamayacağı paralar karşısında almış olduğunu tahmin ettiği arabasının arkasında, o en son ne zaman zam aldığımı düşünürken, huzursuzluk veren sessizliği bozarak demek blog yazıyorsun demiş, hukukla ilgili miymiş? Ama utanç verici sessizliği şoför her zamanki gibi iyi niyetle ama biraz da işgüzarca hukukla ilgili değil diil di mi diyerek bölmüş. ( Ne münasebetmiş, ofisteki şoför mahlasla anonim olarak yazdığı bu yazıların konusunu nereden bilebilirmiş?! ) O da kendisiyle ilgili tek izlenimi iyi bir çocuk olan patronuna; bir dönem bir şeyler karaladığını ama şimdi blogunun adresini bile unuttuğunu söyleyivermiş ve konuyu kapatmış. ( - Külliyen yalan. )

            Badem bıyıklı; saçları seyrek, gözlüklü ve tıknaz doktor ona alkolü bıraktırmaya kararlıymış. Sanırsa doktor bu işi inancı gereği namusu yapmış. İş, özel ve sosyal hayatını dengede tutmasını istemiş. Arkadaşlarıyla vakit geçirmek belki onun alkolden uzaklaşmasına yardımcı olabilirmiş. Oysa ki doktorun aslında bu adamın alkol sorununun arkadaşlarından kaynaklandığı konusunda da pek bir fikri yokmuş. Bu adamın arkadaşları daha fena içicilermiş ve bu adamın onlarla aralarında çıkara dayalı bir ilişki varmış. Arkadaşları onun muhabbetini severken bu adamın da yalnızlıktan delirmemek için onlara ihtiyacı varmış işte. Zaten bu adam da bugün burada bunları size anlatırken biraz zorlanmaya başlamış, isterseniz hikayesinin geri kalanını ofisteki şoför anlatsın.

 
        -   Herkesin merak ettiği ofisteki şoför  -


            Merhaba, ben ofisteki şoförüm. Bekarım. Bunu size söylüyorum çünkü çok yalnızım ve bundan uzun bir süre önce de bu alkolik adam beni internette üye olduğu bütün sosyal ağlarından sildi. Oysa ki evlenmek için tek çarem oydu. Ne kadar güzel kız arkadaşları vardı bir bilseniz, yani biliyorsunuzdur tabi bunu okuyorsanız eğer sizde onlardan biri olabilirsiniz çünkü. Beni Facebook, Twitter ve Foursquare gibi bütün ağlardan sildi çünkü oradaki kız arkadaşlarına mesaj atıp duruyordum. Foursquare’den de sildiğinde çok kızdığını anlamıştım çünkü Foursquare’den arkadaş silmek çok zor ve bunu biri size yapıyorsa gerçekten onun canını çok sıkmışsınızdır, bunu bilmelisiniz. ‘Abi aşkolsun buradan da mı arkadaşlarıma yürüyorsun çok ayıp, yazıklar olsun ben bu insanların suratına nasıl bakıcam.’ dedi ve beni yalnızlığıma terketti. Şimdi bütün bir ay çalışıp aldığım maaşı kirama ve faturalarıma yatırdıktan sonra kalan bütçemi yedirecek bayan arkadaş arayıp duruyorum.

Ben ofisteki şoförüm ve buraya bu satırları karalayan beyefendi bugün beni evine davet etti. Gerçekten çok şaşırdım, ona bu konuda hep takılırdım ama bir şekile geçiştirip dururdu. Ama bu akşam ofise gelip tuttuğu takım dün kendi sahasında tarihi bir fark yiyince nasıl koydular diye dalga geçmek için höldür höldür odasına girdiğimde canının çok sıkkın olduğunu gördüm. Bunun dünkü maçla ilgisi yoktu; bunu anlayabiliyordum. Siz beni tanımıyorsunuz ama ben kaçın kurasıydım, geçsindi efendim bunları. Bu akşam bana gelsene abi dedi işin yoksa, biraz dertleşelim. Canıma minnetti, biraz önce kendimden bahsederken sanırım söylemedim, ben zaten annemle kalıyordum ve akşamları kendi evim dışarısında geçirilecek zaman cennet gibi geliyordu bana.

            Şimdi bu satırları kaleme alan beyin evine iş çıkışı beraber geldiğimizde kedi boku kokusu ile birlikte tam olarak sayamadığım kedileri bizi karşılıyor ama onun buna alışkın olduğunu anlayabiliyorsunuz. Ben bir dönem deri imalathanelerinde çalışmıştım ve kötü kokular bana da öyle çok fazla bir rahatsızlık vermediği için bunu sorun etmiyorum. Beni ofisteki şoför olarak biliyorsunuz ama aslında sadece ofisteki şoför değilim, hayat hikayemi anlatsam şaşar kalırsınız. Kumarhane işletmesinden kaçakçılığa, badigardlıktan bir partinin ilçe başkanlığına kadar o kadar çeşitli işlerle uğraştım ki; ama sanırım uzun yazıları okumayı sevmiyormuşsunuz, bunları sonra konuşuruz yani tabi yazar benden tekrar bahsetmek isterse. Tam içeri girecekken ‘Ayakkabılarını çıkarma abi rahat ol.’ diyor. Nasıl ayakkabılarını çıkarma? Neyse ne, bunu da tartışacak değilim çünkü burada misafirim. Bok kokusuna ragmen nispeten temiz gözüken evdeki en rahat koltuğa kuruluyorum ve ‘Abi ne söyleyelim dışarıdan diyor; ne istersin, pizza, dürüm ne yersin?’ Et yeme fırsatım oldu mu kaçırmam, adana diyorum, bir buçuk yerim.

            Şu an bedava yemeklerle dolu bir masada oturuyorum. Bedava kebap ve içeceğin tadının harika olacağını düşünebilirsiniz ama her zaman öyle olmuyor. Kedi boku kokusu herşeyi mahvediyor. Yemeklerimizi sessizce ve malak gibi televizyondaki bir çizgi filmi kanalına bakarken kedi boku kokusu eşliğinde yiyoruz. ‘Kanalı değiştirebilirsin abi.’ diyor, ‘Kediler izliyor diye açıyorum ben bunu.’ Bu herif tam bir mal, ulan kedi için televizyon açılır mı hiç? Masayı toplarken, televizyonu boşver de tavla falan yok mu diyorum. ‘Olacaktı abi.’ diyor; ‘Şu odada, getireyim istersen?’ Yok diyorum, ben alırım sen masayı toplamaya devam et. Aslında amacım odasını karıştırmak anlarsınız ya, ben ibn. falan olduğunu düşünüyordum çünkü. Ofisteki en güzel saçlar onun mesela. Tamam bunda ofiste bayan olmamasının ve hepimizin kelleşiyor olmamızın da büyük bir payı var ama, insan yine de şüpheleniyor. Sonra o inceci kibar hareketlerinden nasıl ifrit oluyorum bir bilseniz, kesin onda bir kunillik var. Onun ibn. olduğunu kanıtlayacak en ufak bir şey görürsem ofiste ne goygoy döndürürüm günlerce uufff. Odaya girip hemen dolaba yöneliyorum ve çekmeceleri karıştırmaya başlıyorum. Baya karışık ve düzensiz kıyafetleri, ben hep daha farklı olduğunu düşünmüştüm. Buralarda bir yerlerde ibn. olduğunu kanıtlayacak birşeyler olmalı, hadi ama bundan eminim, bulup da ofiste dedikodu yapmak için sabırsızlanıyorum. Grrrrrr, miiiiiiya, hıssss. BU NE .MINA KOYİM, HAS.KTİR, NOOLUYO LAN?!

Önce kapının açılma sesi geliyor, arkasından ışıkları açıyor. ‘Abi ne işin var Allah aşkına orada ne arıyorsun?’ diyor, ‘Görmüyor musun tavla karşıda. Dur bir dakika; iyi misin sen, yüzün kanıyor?’ İyi değildim, bir yerden s.ktiminin bir kedisi fırlayıp suratımı çizmişti çünkü. Bir şeyim yok diyorum, yüzümü yıkayayım geçer. Anne kediyi yavrularından ayırınca biraz asabileşmiş ve bu odada tutuyormuş bunu anlatıyor. Ulan hayvana oda tahsis edilir mi? Neyse, sanki herşey normalmiş gibi bunu sorgulamak da saçmalık. Tavlayı alıp salona geçiyoruz ve saat dokuza geliyor. Bir yandan yüzümün kanaması durmuş mu diye kontrol ederken; kız mı erkek tavlası mı diyorum ona çünkü onda bir ibn.lik olduğuna eminim, kız tavlasını seçecektir. 'Abi ne kız tavlası ya.' diyor, erkek tavlasına göre taşları diziyoruz ve devam ediyor: ‘Seni bu akşam neden buraya çağırdığımı biliyor musun?’ İbn.sin çünkü ve artık bunu söylemeyip içine atmaktansa birilerine anlatmak için sabırsızlanıyorsun diyorum içimden ama dışarıdan bu, biraz canın sıkkın bu aralar farkındayım olarak çıkıyor. Zarı atıyor, oyuna başlıyoruz.

            6-4. Kapı almalık bir zar atıyor şanslı ibn. ama bu oyunu pek bilmediğini anlayabiliyorsunuz çünkü şimdiden bir açık verdi bile. Zarı elime alıyorum ve atacakken 'Dur!' diyor, 'Dinle...'. Devamla, ‘Abi sence de olabilecek her şey daha önce olmuş, yapılmış geçip gitmiş değil midir? Yani sen şimdi bu zarı atacaksın ama zaten atmadın mı yani herşey birbirine bu kadar sımsıkı kenetliyken, ardından olacak her şey belli değil midir?’ diyor. Allah’ıma şükürdü ki onun kadar delirmedim. Onu bırak da diyorum, dün gece nasıl geçirdiler size, statta mıydın?

2-1 atıyorum, zaten ben de şans olsaydı şimdiye kadar evlenirdim. Ev kuracak kadar birikmiş param var, eğer evlenilecek kadar güzelseniz ve tabiki ailem için de münasipseniz size talibim. 2-1’le ne oynanabilirse o kadar saçma bir şey oynuyorum işte. Oynarken de ofiste dedikodu çıksın diye ağzını aramadan da edemiyorum. Hadi benim ne param var ne çevrem, sen niye evlenmiyorsun diyorum ona? ‘Evli olman yalnız olmadığın anlamına gelmiyor biliyorsun di mi abi, eğer dikkatli olmazsan evlilik de dahil herhangi bir ilişki türü en yoğun yalnızlık biçimi olabilir. Bir söz vardır çok severim, eğer yalnız kalmak istiyorsanız evlenin.’ Ne diyor bu .mına koyim anlamıyorum. Eline zarları alıyor, iki parmak ucuyla fırlatıveriyor ve çift. Devam ediyor ‘Sence hayat aslında geçmiş deneyimleri ve gelecek planlarından başka nedir?’ diyor. Bunları söylerken yine saçma sapan bir şey oynadı, kesin mars olacak. Boşver diyorum bunları, sence de Elif bana hasta değil mi? Elif bizim sekreterimiz. 'Ne alakası var abi.' diyor, kız işinde gücünde hem benim bildiğim nişanlısı var. Hayır madem ibn. değilsin neden karıdan kızdan bahsetmiyoruz, gerçekten geldiğime pişman olmaya başlıyorum. Zarı elime alıyorum, biraz fazla sallamış olacam ki biri tavlanın dışına gidiyor, yandan fırlayan bir kedi onu patiliyor ve zar koltuğun altına doğru gözden kayboluyor. ‘Yirmili yaşlarda genç olmak yetiyordu.’ diyor, ‘Otuzlu yaşlarda paran yoksa s.çmış durumdasın ve kırklı yaşlarımı tahmin bile edemiyorum.’ Vay arkadaş ne kafamı s.ktin. Zar uçtu ya görmüyor musun diyorum, var mı yedeği? ‘Dur abi ben onu bulurum şimdi.’ diyor, ve başlıyor eğilip kedilerle konuşmaya. Oğlum zar nerede diyor, kızım hadi bana zarı bul. Aklını kaçırmış manyak, bir bahane bulmam lazım çok canım sıkılıyor. Yarın patron erken çağıracaktı diyorum, yarın erken kalkmam lazım, benim gitmem lazım. ‘Abi kalsaydın ya, sıkıldıysan playstation falan oynardık ya da film falan izlerdik.’ diyor buna hazırlıksız olduğunu ve şaşırdığını anlayabiliyorsunuz ama ayakkabılarım hazır ayağımdayken ben çoktan kapıdan dışarı adımımı atmış oluyorum.

Kedi boku kokan o akıl hastanesinden çıkarken dolu bir cigara çıkarıyorum cebimden ve sokağın tenhalığına da güvenip yakıp bütün ciğerlerimin boşluğunu dolduruveriyorum dumanını derin bir nefesle. Oh, mal zehir gibiymiş. Aslında bunu ona getirmiştim, biraz canı sıkkındı çünkü bugünlerde dedim ya. Geceleri uykusuz dolaştığını hareketlerinden ve yüzünden anlayabiliyordunuz. Ona bu cigarayı getirmiştim ama evde normal sigara bile içirtmedi bana. Onun için sorun değilmiş ama kediler rahatsız olabilirmiş. Kedi boku kokusu da onda iyi kafa yapıyordu herhalde, çünkü evi s.ktiminin lağımı gibi kokuyordu ama hala misafirlerine sigara içirmiyordu. Bunun başka bir açıklaması olamazdı. Ona bu akşam bir cigara içirip bütün dertlerinden uzaklaştıracaktım ama sonra düşündüm de içmeme izin verse bile beni talepkar ama bir o kadar da memnuniyetsiz patronumuza ispitleyebilirdi de, patron da esrarkeş bir şoför istemeyebilir haliyle. Zaten s.çmış durumdayım bir de işsiz kalırsam boku kepçeyle yerdim o zaman. Cigara içiyorum çünkü benim de uyumakla ilgili sorunlarım var, bazen uyumadan önce eğer o gece cigara içmemişsem çığlık çığlığa yatağımdan kalkıyorum ve inanılmaz bir çarpıntıyla ağlama krizine giriyorum. Hiçbir şey gerçek değilmiş gibi geliyor bana o an; karşımdaki dolap, kendi nasırlı ellerim. Ölecekmişim gibi geliyor .mına koyim. Aslında bu babamı kaybettikten sonra başladı. Dağ gibi adam öylece eriyip gitti gözlerimizin önünde ve hiç kimse bir şey yapamadı. Son nefesini verirken susadığını söylüyordu ama o kibirli ve çok bilmiş doktorlar bu garip adamın son isteğini yerine getirmemize bile izin vermemişlerdi. Sonra cenazesinde onu toprağa bırakışımız ve cesedi yere çarpanken çıkan ses, sanki canı yanıyordu ama söyleyemiyordu. Cenazeden geldiğimizde ceketi öylece portmantoda asılı duruyordu hani evdeymiş gibi ama evde onun yerine pide zıkkımlanan o cahil akrabalarımız vardı. O zamana kadar sabah namazında kalkıp gün ağarıncaya kadar tesbih çeker ve sonra ne işle uğraşıyorsam bütün gün onu elimden geldiğince iyi yapmaya çalışırdım. O günden sonra her şey o kadar anlamsızlaştı ki benim için, yine erken kalkmaya devam ettim ama sırf güne başlarken bir cigara yakıp kafamı kırmak için işte. Farkettiniz di mi; salak sulak şeylerden bahsetti durdu bu akşam, tamam ilginç seylerdi belki ama bu bilgilerle ne yapabilirdik ki hayatımızda. Oh mal gerçekten zehir gibiymiş. O kadar okumuş etmişti ama hem bahçevandı biberi yok, hem dalyaraktı haberi yok. Hayat hakkındaki fikirleriyle kafamı s.keceğine bir iddaa kuponu ya da telefon faturamı ödeyip hattımı açacak kadar borç para şu anda benim yaşantımı daha da kolaylaştırırdı. Neyse ay başı gelsin ondan bir bahaneyle yine yüklü bir borç almayı düşünüyorum zaten. Cigara beni sakinleştirmeye başladı. Hadi ama siz de içmişsinizdir ya da tabi içmemişsinizdir ama bulunduğunuz ortamda içilmiştir ve bu yüzden kokusu biliyorsunuzdur di mi, siz okumuş çocuklarsınız peki öyle olsun. Bana kalırsa biz sadece biziz ve başımıza gelenlerin bir nedeni yok, yaşıyoruz ve ölüyoruz işte. Neyse ki onun gibi şeyleri kafaya takmıyordum. Şimdi mahalledeki kahveye uğrayıp, kağıt oynadım mı? Haftasonu da bir travesti bulursam çakacak veye kafam biraz iyi olursa onun bile bana çakmasına izin verebilirim bilmiyorum, benden iyisi yok. Ben ofisteki şoförüm; sahi size söylemiş miydim, çok yalnızım.

10 Ağustos 2013 Cumartesi

Hayat

         Bundan bir kaç hafta önce hayatımda iki şey oldu, bunlardan biri aynı zamanda bir yayınevininde yöneticilik yapan bir yazarın kaleme aldıklarımı beğendiğinden haberdar olmamla ilgili. Ama sizinle dertleşirken yüzünüze lütfen o kendinizden emin ve bir o kadar da alaycı ifadenizi takınmayın sevgili arkadaşlarım, size bunu anlatırken tabiki ben de bundan bir şey çıkmayacağını biliyorum. Ama yine de size bundan neden bahsettiğimi ve bunun benim için neden bu kadar önemli olduğunu anlatmak için şöyle bir örnek vermek istiyorum. Mesela tesadüf bu ya; havayolu şirketinde bir sorun oluyor ve hani olmaz ya yine de bir şekilde kendinizi Kevin Spacey ile aynı uçakta yanyana koltuklarda otururken buluveriyorsunuz. Gerçekten yanında otururken ne kadar büyük bir oyuncu olduğunu hissebiliyorsunuz ve beraber fotoğraf çektirmek için siz ona ne kadar hayran olduğunuzu dile getirip kelimeleri tane tane seçerken işte kısa bir sohbet ediyorsunuz ve sonra adam size dönüp ya sen aslında iyi bir oyuncu olabilirmişsin, sen de o ışığı gördüm biliyor musun gibi bir şeyler diyor. Bam, işte uçak düşebilir ve artık mutlu ölebilirsiniz. Sanırım hissettiklerimi yeteri kadar iyi ifade edemedim. Peki o zaman olan bitenden bahsedeyim; ben tam da ne kadar berbat yazdığımı düşünürken beyefendi bana hikaye kurgumun güzel ve kalemimin de kuvvetli olduğunu fakat daha çok yazmam gerektiği ile ilgili bir şeyler söylüyor. Nasıl sıkıcı bir hayatım varsa artık bu bile beni nasıl heyecanlandırdı, bir bilseniz. Sorun şu ki, gençliğimi takas ederek hayatımı kazanmak için sahip olduğum diploma benim ömrümde okumak ve yazmak için öyle çok fazla zaman bırakmıyor. Ama yine de hayat böyle gariptir işte, o gün bir daha yazmamayı düşünürken biri çıkar ve size öyle bir şey söyler ki siz de iki satır bir şeyler karalamak için ömrünüzünde boş saat yaratmaya çalışıp durursunuz, bir ofis odasında çürüyüp gitmeyeceğiniz bir hayatın hayallerine dalıp gidersiniz. Neyse zaten bunların hiç birinin olacağı yok, bu nedenle sizi bundan yine bir süre önce hayatımda olan ikinci şeyin hikayesiyle başbaşa bırakıyorum. Öncelikle hatırlatayım, nasıl bir cevap aradığınızı bilmiyorum ama her zamanki gibi bu yazıda da aklınızdaki soruları karşılıksız bıraktığım yetmiyormuş gibi, hayat hakkındaki hiç bir gizemi de çözmüyorum. ( -Gerçi nasıl bir cevap aradığınızı bilmiyorum ama soru sormanız güzel fakat cevabı bilsem burada zaman kaybetmektense peygamberliğimi falan ilan ederdim herhalde. ) Bu yüzden yapacak daha iyi bir planınız varsa yapın çünkü burada kaybettiğiniz zamanı size iade de edemiyorum. Peki, eğer bu kadar uyarıya rağmen hala buradaysanız başlıyorum. Hayatımda yakınlarda olan ikinci şey işyerinden kovulmanın eşiğine gelmem ve bu da son bir kaç haftada olan bitenin hikayesidir.

         Otelin barının arkadasındaki çocuk imalı imalı 'Bu akşam disko akşamı abi.' diyor ve ekliyor, 'İstersen senin için birilerini ayarlayabilirim.' Şu an bir kadının benim sorunlarımı çözebileceğine emin değilim ama tabi ki çocuğa böyle söylemiyorum yoksa kendisine hallendiğimi düşünebilir, aradığım cevabın kendisi olduğunu zannedebilir. Burası tavanda lazer ışıklarının olduğu, ortada birilerinin çığlıklar eşliğinde dansettiği ve kokteylerin su gibi içildiği türden bir bar değil ve her ne kadar insanların hiç tanımadığı kişilerle daha rahat dertleştiği bilimsel bir gerçek de olsa karşımdaki çocuk da öyle çok sohbet etmeyi isteyeceğiniz türden biri değil. Zaten açık olmam gerekirse en son ne zaman biraz önce bahsettiğim türden bir ortamda bulunduğumu ya da birileriyle gerçek anlamda dertleştiğimi hatırlamıyorum. Barmen çocuk büyük ihtimalle yaz tatilini burada staj yaparak geçirirken bir taraftan da masturbasyon malzemesi topluyor olacak ki, hala bir kadının hayatını daha iyi bir hale getireceğini düşünebiliyor. Ona hayat ve kadınlar hakkında klişelerden ibaret çeşitli palavralar atabilirim ama şimdi bununla vakit kaybetmek istemiyorum. Hem anlamayacaktır da; yaşayarak öğrenmeden, o b.kun içine girmeden hiçbirşeyi bilemezsiniz zaten. Onun yerine ona nereli olduğunu soruyorum ve ben bir taraftan hızlı bir şekilde içerken başlıyoruz memleketinin yerel takımı hakkında sığ bir sohbet etmeye. Futbol da belki sorunları çözmez ama en azından bir süre için de olsa iyi hissettirir. Neyse ki otelde çok fazla hizmet edilmesi gereken müşteri var ve eleman benimle öyle pek ilgilenemiyor. Bu güzel, zaten biraz uzaklaşmaya ve yalnız kalmaya ihtiyacım vardı. Tabureden her zamanki gibi yaşıma yakışmayacak şekilde beceriksizce kalkıyorum, bahşiş kutusuna ileride hikayeme bir karakter olarak dahil olacağını hissettiren bu çocuk için güzel bir yirmi lirayı gelişigüzel itekliyorum, resepsiyondaki garip ve mahçup kıza herhalde damarlarımda biraz alkol olduğundan gereksizce akşam döneceğimi söyleyip otelin önünde bulduğum ilk taksiye atlıyorum ve taksiciden beni o meşhur şelaleye götürmesini istiyorum.

         Şimdi şelaleden gelen serin sular ( -Her ne kadar kaynaktan çok bir çeşmeden akan cılız bir akıntıya benzese de. ) bütün bir yılı ayakkabı içerisinde geçirmiş nasırlı ayaklarımı serinletip rahatlatırken ben elimdeki baro ajandama işte bu satırları karalıyorum. Merak etmeyin sevgili arkadaşlarım, uzun yazıları okumayı sevmediğinizin farkındayım ve bu nedenle kendime süreyle ilgili bir sınır koydum. Taksi şoförünün söylediğine göre şelalenin debisi birazdan artacak ve burada oturmam imkansız hale gelicek. Tabi o böyle demedi; ‘Abi su soğuktur cırcır olursun.’ dedi, ‘Taksimetreyi de açmıom bah.’ dedi, ‘Zati birazdan sen gah gideh dersin sıgıntıdan eh eh’ dedi. İşte bu yüzden ne zaman burada oturmam imkansız hale gelirse o zaman bu yazı bitecek. Yani en azından öyle planlıyorum. Bir de biraz önce bu satırları baro ajandama karaladığımı söylediğimi hatırlayıp nedenini sorgulayan dikkatli okuyucularım vardır diye de ekleyeyim. ( -Sahi gerçekten bunu sordunuz mu içinizden, inanmam?) Normalde bu özensiz yazıları kalitelerine yakışır şekilde ya duruşma beklerken veya metrobüste ya da ofiste başımı biraz işten kaldırabilirsem cep telefonuma karalıyorum ama tatile gelirken bir karar aldım ve cep telefonumu yanımda getirmedim. Gerçekten benim için çok zor bir tercihti ama telefonumu kapatıp yatağımın üzerine fırlattım ve kapıyı çekip öyle geldim işte. Su çok hızlı yükseliyor ve şu an dizlerime doğru gelmeye başladı bile, çok fazla zamanım olmadığını hissedebiliyorum ve bu yüzden sayfaları hızlıca çevirip sizi hemen birkaç gün önceye götürüyorum.

         Patronum ilk defa gözüme bu kadar yüksek gözüken masasının arkasında oturarak; 'Nasıl yaparsın bunu Ozan?' dedi, 'Duruşmaya girmeyi nasıl unutursun?' Düşünebildiğim tek şey o gün yine çok güzel giyindiğiydi. Aslında benim hiçbirşeyi unuttuğum falan da yoktu. Patronum 'Ameliyata girecek doktor bunu unutur mu?' diyor, 'Sen hiç uçak kaldırmayı unutan pilot gördün mü?' diyor. Aslında konunun bunlarla uzaktan yakından alakası yok ama başımı öne eğip özür dilerim diyorum, ne derseniz haklısınız, nasıl bir yaptırım uygulamak istiyorsanız anlayışla karşılarım. Özetle bugün buradayım çünkü patronum yazılı savunmamı alıyor, daha sonra müvekkil beni baroya şikayet ediyor ve baro disiplin kurulundaki o bilgili oldukları her hallerinden anlaşılan dingin bakışlı sessiz üstadlarımın karşısında bu sefer kendi savunmamı veriyorum akabinde de bir süre için ücretsiz izne çıkarılıyorum.

         Su hızlanarak ve her zaman ki gibi beni yanıltarak yavaş yavaş göbeğimin altına gelmeye başladı ve gerçekten soğuk ama taksiciyi haklı çıkarmak istemiyorum bu yüzden biraz daha yazarak zamanınızı alıcam. Kaç senedir bu ofisteyim ve her sene birileri gelip altımda çalışmaya başlıyor. Beyin ameliyatlarından ve uçak pilotlarından bahseden patronum her sene bana biraz daha sabret, her şey yoluna girecek büyüyeceğiz diyor. Aslında ben bir şeyden şikayet etmiyorum ve böyle şeyler umrumda bile değil ama gelip bana bunları söylüyor işte. Altında bissürü avukat çalışacak diyor, hele önce şu kurum işini bağlayalım. Altımda bissürü avukatın falan çalışmasını da istemiyorum. Patronum sanırım böyle hayaller peşinde olmadığımı hala bilmiyor ama nerden bilebilir ki efendim, dedim ya çünkü ben de bunu ona söylemiyorum. Ama bir şekilde ofise her sene gerçekten de bir sürü avukat geliyor ve altımda çalışmaya başlayan bu meslektaşlarım bir kaç ay sonra türlü çeşitli bahanelerle işi bırakıyorlar. Benim yıllardır yaptığım işe nasıl katlandığımı soruyorlar ve çekip gidiyorlar. Bir kaç ay sonra adliyede karşılaştığımızda eğer onlardan bakışlarımı kaçırmayı becerememişsem arabalarıyla beni ofislerine götürmeyi teklif ediyorlar. Benim arabam ya da kendime ait bir ofisim yok. Arabalarının ön koltuğunda oturup radyoyu sevdiğim istasyona ayarlamak için kurcalarken yeni aldıkları evden bahsediyorlar. Benim evim falan da yok. Kiralık dairemde sahiplendiremediğim kedi yavruları ya da yeni çalmaya başladığım midi klavye veya saatler süren bisiklet turlarım onları ne kadar ilgilendiriyorsa o evler ve arabalar da beni bu kadar ilgilendiriyor işte ama sanırım herkes gibi onlar da beni anlamıyorlar. Yanlış anlamayın işimi sevmediğimden ya da yeteri kadar üzerinde çalışmadığımdan değil. Yaptığım işi o kadar önemsiyorum ki bazı geceler rüyama girdiği oluyor ve kendimi sabaha kadar sabredemeden birden ofiste buluveriyorum.

         Su çok hızlı akmaya başladı ve pek fazla zamanım kalmadığını hissedebiliyorum. Peki, dinleyin o zaman. Ücretsiz izine çıkarıldığımda diğer avukat arkadaşım neden bunu yaptığımı sordu, en azından sorumluluğu beraber üstlenebilirmişiz. Ona bunu aslında kendim için yaptığımı söyleyemedim, abi uzun zamandır bir şeyler hissedemiyordum ve böyle birşeye ihtiyacım vardı diyemedim. Ama mesela o da bilmiyor, bazen ofiste çalışırken vestiyerde asılı duran cübbemi giyip gökdelenlerin arasından sahile kadar yürüyesim geliyor. Bunu o çok sevdiğim Batman gibi bir super kahraman gibi değil de (-Tabiki Christopher Nolan'ın Batman'inden bahsediyorum.), çıplak vatandaşa daha yakın bir ruh haliyle yaptığımı düşlüyorum ama bunu ona söyleyemiyorum, akıl hastası falan olduğumu düşünmesinden korkuyorum. Bunu düşlüyorum çünkü bunu yapmazsam hayatımda -benden devamlı aidat alan baro yönetiminin on sene sonra bana meslekteki tecrübemden dolayı bir plaket vermesinin dışında- başka bir şey olmayacağından korkuyorum. Aynı yönetim iyiniyetli bir hesapla bir bu kadar yıl daha yaşarsam otuz sene sonrasının baro dergisinin son sayfasına;

Vefat;
Merhum 1982 yılında Bursa’da doğmuştur. 2006 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuş, stajını baromuzda yaparak 2007 yılında Baromuz levhasına kaydolmuştur.
Merhuma tanrıdan rahmet, kederli ailesine ve meslektaşlarımıza başsağlığı dileriz.’
diye de yazacaktır..

         Sular belimin üzerine doğru çıkarken şöför 'Abi hadi artık kalk gidelim, iyi misin sen diyor?' En son kimin iyi olup olmadığımı sorduğunu hatırlamıyorum. Şimdi ben burada bu özensiz yazıyı yazarken büyük ihtimalle annem beni merak ediyor, şoför ofistekilerle beni çekiştiriyor, o s.kilmedik bir kulak arkamı bırakan ama ilgime de muhtaç arkadaşlarım bana internetten falan mesaj atıyorlardır. Kusar gibi yazdım bu yazıyı biraz yine üzgünüm. Bazen buraya bu ay kirayı zor verdim ya da varoluşla ilgili hala çözemediğim sorunlarım var, hayat bana gerçek değilmiş gibi geliyor demek istiyorum ama onun yerine bunları karalıyorum. ( Ama bu iyidir diye de kandırıyorum kendimi, zaten mutlu olursan üretemezsin diyorum, iyi hissetmenin hayal gücümü öldürüp beni iyice sıradanlaştıracağından korkuyorum. ) Şoför ‘Abi, hanımın bugün izin günü de çocukla beraber bu akşam onları gezdireceğime söz vermiştim, geç oldu iyice.’ diyor. Bunu söyleyen aynı şoför buraya gelirken avukat olduğumu öğrenince yeni liseyi bitirmiş sevgilisiyle evlenmek için boşanırsa karısının arabasını altından alıp alamayacağını da sormuştu. Ona ' DONUNU BİLE ALIR .MINA KODUMUNUN ÇOCUĞU HEM SEN KIZIN YAŞINDAKİLERLE BERABER OLMAYA UTANMIYOR MUSUN? demek istemiştim ama onun yerine, usul ile hak ve hukuktan bahsetmiştim. Şoför elini uzatıyor ve yerimden doğruluyorum. Hala bana elini uzatan birinin olması güzel. Bağajından çıkardığı mikrop dolu bir havluyla vücudumu kurulayıp ön koltuğa oturuyorum ve psikopat falan olduğumdan endişe etmiş olacak ki yol boyunca hiç konuşmayarak beni aldığı otele geri bırakıyor. Ona bu akşam karısıyla ve kızıyla beraber harcaması sözü karşılığında her ne kadar bu ay sonu elime para geçip geçmeyeceğini bilmesem de taksimetrede yazan paranın iki katı kadar bir tutarı veriyorum ve içimden bu yazıyı sakın yayınlama Ozan derken otele girip disko saatini beklemeye koyuluyorum..

27 Temmuz 2013 Cumartesi

Ölüm

         

          Eğer çoğu arkadaşınız evlenmiş ya da sizi bırakıp gitmiş ve siz de yalnızlığınızı bir kedi alarak unutmak istiyorsanız size bir tavsiyem var, yapmayın. Bundan eminim çünkü ben yaptım ve çok üzüldüm. Gerçekten anne babanızı dinleyin ve spora falan başlayın ya da yeni bir müzik aleti çalmayı deneyin, bilmem; ama sakın gidip de bir kedi falan almayın çünkü o da sizi terk edip gidince daha çok üzülüyorsunuz.

          ‘Ya en azından aynı kaptan yemek yemesem?’, ‘Yok abi!' diyor, ‘Bu önemli, hem şifadır.’ İstanbul’un varoş mahallelerinden birinin arka sokağındayız ama kaldırımın üzerine bir tarafları yukarıda duracak şekilde parkedilmiş araçların markalarından hedefimize yaklaştığımızı hissedebiliyorsunuz. Buradaki arabaların en ucuzunun fiyatı zavallı anne ve gariban babalarımızın bütün ömürleri boyunca köpek gibi çalışıp bir ihtimal sahip olabileceği evin fiyatına eşdeğer ve ben bu insanların bu arabaları almak için o kadar çok çalışmak zorunda kaldıklarını hiç zannetmiyorum. ‘Peki namazı nasıl yapıcaz?’ diyorum, ‘Hiç kılmadım ben, ya anlarlarsa?’ Her varoşta olduğu gibi biz akşamın karanlığında ilerledikçe sokaktaki kediler çirkinleşirken kuzenim ‘Koluma girersin abi.’ diyor, ‘Aynı anda oturup kalkarız, farketmezler.’ İçimden senin için söylemesi kolay tabi, kaç sene imam hatipte okuyan ben değilim herhalde diyorum ama bu dışarıya peki öyle olsun diye yansıyor. Ayaklarım geri geri gidiyor inanın; insan tavana bakarak boş boş yatakta uzanmayı özler mi, ben şimdiden özledim. Genellikle zorla veya istemeyerek bir şeyler yaptığımda normalde şikayet ettiğim hayatımla ilgili işte böyle bir iyimserlik kaplar içimi. Her ne kadar düşlediğim hayatı yaşamasam da yine de mutsuz olmam için herhangi bir neden olmadığını düşünüp dururum. Bunları düşünürken ‘Abi abdest aldın di mı?’ diyor, ‘Bak başımıza bir iş gelmesin?’ Ne abdesti, duş alıyorum ben o sayılmıyor mudur? Neyse bunu tartışacak değilim, ‘Orada alamıyor muyuz?’ diye geçiştiriyorum. ‘Hayır abi.’ diyor, ‘Ötekinden boy abdesti.’ Bu arada bana abi dediğine bakmayın aslında kendisi kuzenim olur ve sanırım intahar edeceğimi düşünüyor olacak ki depresif ruh halimden kurtarmak için bugün son bir şans beni bir tekkeye götürüyor.

          Aslında intahar falan etmiyordum. Gümüş öldükten sonra uzun bisiklet gezilerine başlamıştım, saatler süren. Gerçi balık falan tutmak da biraz olsun beni rahatlatabilirdi ama balık bana kedileri hatırlatıyordu, kediler de rahmetliyi. Ben de bu yüzden iş çıkışı bacaklarımı hissetmeyinceye kadar bisiklete biniyor ve eve geldiğim gibi duşa girip ağlayamayacak kadar yorgun olduğumdan kendimi yatağa atıyordum. Uyku hep galip gelir. Bugün zorla tekkeye götürülmemin nedeni ise bu bisiklet turlarımdan birinde önüme çıkan ve inşaat için gelişigüzel şekilde bir apartmanın önüne yığılmış bir kum tepesiydi. Yine ofisten çıktığım gibi kendimi eve zor atmıştım ve saatlerdir bisikletin üzerindeydim. Artık endorfin salgılamak yerine acı çekiyordum. Gözyaşlarımdan mı yoksa başımdan aşağı boşanan terden mi bilmiyorum ama gözlerin acıyordu ve önümü görmekte zorlanmaya başlamıştım. İşte bu nedenle o kum tepesini son anda farketmiştim. Profesyonel bir bisikletçi bu gibi durumlarda arka freni kullanıp bisikletini kaydırarak durdururken hayatının her alanında amatörlük akan ben her zamanki gibi yanlış bir karar vermiş ve daha da hızlanıp kum tepesini aşabileceğimi düşünmüştüm. Her zaman ki gibi hiç bir şey hayal ettiğim gibi gitmedi. Bisiklet kuma saplandı, ben havaya uçup kum tepesinin arkasındaki parketmiş arabaya çarptım, arabanın alarmı çaldı, burnum kanarken arabanın sahibi pencereden bakıp arabanın alarmını susturdu, ben kuzenimi aradım, o gelip beni aldı ve hastaneye götürdü, bisikleti orada bıraktık ve bir daha da bulamadık.

          İşte bu nedenle şimdi tekkeye girerken içerideki ayak ve hacı misi kokusuyla beraber kırık burnumdan gelen kan kokusunu da alıyorum. Evet, haklısınız dünyanın en iyi aroması değil ama şimdi bunları düşünecek değilim. Normalde Çehov veya Gogol'un hikayelerininde kullandıkları tasviri çok severim sevgili arkadaşlarım ama hem tasvir yaparak sizi sıkacağımdan korktuğumdan hem de uzun yazıları okumayı sevmediğinizi bildiğimden burayı tasvir etmeyeceğim. Fakat ben bile otuz yaşımdan sonra ilk defa böyle bir yere geldiğimden ve hepinizin ömürleri boyunca böyle bir dergahta bulunmadığınızı varsayarak size burayı biraz anlatmak istiyorum.

          Burası İstanbul'un merkezi ama bir o kadar da varoş görünümlü semtlerinden birisi. Eğer benim gibi daha önce böyle bir yerde bulunmamışsanız etrafındaki evlerden burayı ayırt etmeniz çok zor. Bugün kuzenimin beni getirdiği bu tekkenin eraftaki karikatürden çıkmış gibi duran gecekondulardan tek farkı bahçesinin biraz daha büyük olması ve ağaçlardan binayı göremiyor oluşunuz. Bahçeden girerken kimse sizi durdurmuyor, çimen ve rutubet kokulu yoldan giderken size kimse eşlik etmiyor. Kısa bir yürüyüşün ardından ellerinizi değdirseniz tarihi ve sanatı yoğun şekilde hissedebileceğiniz bir kapıya rastlıyorsunuz. Aman Allahım, kapı ne kadar da görkemli. Kapının önünde sizi hırpani görünüşlü bir adam karşılıyor ama öyle gece kulübü girişlerinde görebileceğiniz türden izbandut gibi tiplerle hiç bir alakası yok bu herifin. Hatta ömrü boyunca katıldığı bütün kavgalarda dayak yemiş benim gibi birine bile gereksiz bir özgüven aşılayan bir adam bu. İşte bu adamla Allah'ın selamını karşılıklı alıp verdikten sonra bu tarihi yapıdan içeri girip kimi tesbih çeken, kimi sohbet eden, bir kısmı Kur'an okuyan adamların arasında kendinize bir yer seçiyorsunuz.

          En kötü ne olabilir ki demiştim buraya gelirken içimden; bunu bir ritüel olarak düşünmek işimi kolaylaştıracaktı, yoga ya da meditasyon gibi işte. Ne kaybederdim ki sonuçta ne zen budizm gibi kendime bir yol seçiyordum ne de din değiştiriyordum, en kötü ihtimal eski hayatıma geri dönerdim. Fakat şimdi kuzenimle dergahta oturup bir yandan telefonumdan tuttuğum takım bugün yeni bir transfer yapmış mı diye kontrol ederken yanımdaki kocaman göbeğinden gömleğinin düğmelerinin simetrisi kaymış başı takkeli dişleri estetikten yoksun amca, ‘Cehennem nasıl bir yer biliyor musun?’ diyor. Bunu çakmağın var mı gibi yeni bir sohbet başlatırmış gibi yapıyor. Yıllardır başıma gelenlerden olacak cennetin de cehennemin de bu hayatta olduğuna inanan ben, din dersinden sözlüye kalkmış bir öğrenci gibi tam da ağzımı açıp ateşte yanmak ve zebanilerle ilgili süslü cümleler kurmaya hazırlanırken ‘Şşşt!’ diyor hacı amca, ‘Dinle.’ Şimdi size burada detay verip canınızı sıkmak istemiyorum sevgili arkadaşlarım ama eğer cehennem bana anlatıldığı gibi bir yerse hepimiz s.çmış durumdayız gerçekten. Neyse ki beyefendi tam da zakkumun zehri, vücuttan çıkan irin ve derimizin yanıp yanıp tekrar yenilenmesinden bahsederken önümüze bir tencere yemek ve kaşıklarla ekmek koyuluyor ve tam bir tok evin aç kedisini andıran kuzenim ‘Allah Ozan abi baksana et var.’ diyor. Buraya gelmemek için öküz kesmeye hazır ben, iki et parçasına tav olan ve iştahla diğer on kişiyle beraber kaşığını tencereye daldıran kuzenime hayretler içerisinde bakakalıyorum. Aklımdan gripten hepatite bulaşbilecek tüm hastalıkların sıralı tam listesi geçerken, hacı amca ‘ Ya sen nasıl avukatsın göz hakkını da bilmiyor musun, hadi götür götür…’ diye beni öyle bir konuma sokuyor ki, üzerimdeki bakışlardan kurtulmak için bana kaşığı tencereye daldırmaktan başka bir çare bırakmıyor. Gerçekten de yemeğin tadı o kadar da kötü değil, yani düzgün bir tabakta servis edilse sıyırıp kuzenimin deyişiyle sünnetleyebilirsiniz bile. Bu arada dışarıdan ezan sesi duyulmaya başlıyor ve insanlar gruplar halinde namaz kılmak için bir odaya doluşmaya başlıyorlar. İşte korktuğum başıma geldi, ben ömrüm boyunca hiç namaz kılmadığımdan şimdi bunu kuzenimle kolkola yapmamız gerekecek. Fakat kuzenim bu sefer beni şaşırtarak ' Ozan abi biliyor musun, şimdi şeyhle görüşmenin tam zamanı.’ diyor. ‘Namazdan sonra başı kalabalık olacaktır.’ Namaz kılmayacağımızdan canıma minnet ama ben yine de şeyhi görmek istemiyorum. Şeyhi görmek istemiyorum sevgili arkadaşlarım çünkü adamın bir ihtimal beni görüp çözmesinden korkuyorum. Kuzenime böyle söylemiyorum tabi ama isteksizliğim nasıl hissediliyorsa artık ‘Fotoğraf da olur.’ diyor kuzenim, ‘Fotoğraftan da sıkıntını alabilir.’ diyor gerizekalı kuzenim, yanımda varmıymış. Var da ‘Bu ne biçim şeyhmiş böyle namaz kılmıyor mu?’ diye soruyorum. ‘Abi ölüp de dirilmiş bizim şeyh.’ diyor, ‘O namaz kılmakla yükümlü değil. Kaç yaşında olduğunu kimse bilmez ama bütün tekkeleede saygı görür. Aslında dünyanın en zengin insanlarındandır ama hırpani bir hayatı seçmiştir.’ Bu saçmalıkları daha fazla dinlemek istemediğimden kuzenime fotoğrafımı veriyorum. ‘Yalnız abi’ diyor, ‘Bir miktar da bağış yapalım, sevaptır.’. Cüzdanımdan bir yirmi lira çıkarıyorum ama kuzenim abi ayıp olur diye iki yüzlük alıyor. ‘Yüzü senin için, diğer yüzü de borç ama geri veririm.’ diyor. B.k veririsin, ne zaman verdin ki. ‘Aynı zamanda ne menem bir şeyhmiş bu, hani çok zengindi?’ ‘Abi o hayat başka bu hayat başka.’ diyor andaval kuzenim. ‘Bu arada sen ayinin olacağı odaya geç ve bana da yer tut, ben başlamadan şeyhle görüşüp gelirim.’

          İnsanlar hala namaz kıldığından ve kuzenimde yanımda olmadığından ayin yapılacak odada sıkıntıdan içime öküz oturuyor ve başlıyorum yine her zamanki gibi Gümüş'ü düşümeye. Size onu hiç anlatmış mıydım? Dinleyin o zamam. Bebeğim bana misafir olduğunda daha bir aylık bile yoktu. Götürdüğüm bütün veterinerler yaşamayacağını ve ona çok fazla bağlanmamamı söylemişlerdi. Ama veterinerler bilmiyordu di mi kızım, canlıları öldüren hastalık değil sıkıntı ve yalnızlıktı. Bir kamyon para harcadım belki ama sekiz sene benimle kaldı prenses. Prenses dediğime bakmayın bugüne kadar onu beğenen ne bir insana ne de başka bir kediye rastladım ama ben çok seviyordum işte, bilmem. Kaka eğitimi hiç olmadı. Ayni gün içerisinde bana altı yedi kere koltuk veya halıdan kaka ve çiş temizletmişliği vardı ama elimden gelenin en iyisini yapsam da olmadı ve o da herkes gibi beni terkedip gitti. Ölürken en son böbrek ve bağırsakları iflas ettiğinden bir parça sıçtığında bile nasıl sevindiğimi hatırlıyorum. Aman Allahım, hala yaşadığı için mutluluktan sıçtığı b.ku bile yiyebilirdim. Çok güzel tüyleri vardı böyle upuzun ve her yere dökerdi bebeğim ama bunları hiç sorun etmiyordum. Ama mesela öldüğü gece onu gömerken hala o tüylerin onu o toprağın altında yeteri kadar sıcak tutamayıp üşüteceğini falan düşünüyordum. Çok sarhoştum o akşam ama telefonumdan kıblenin ne tarafta olduğuma baktığımı ve ne yaptığımı merak eden devriye gezen polislerle tartıştığımı hatırlıyorum. Son nefesini verip rahatladığında nasıl da hafiflemişti kızım. Kutsal metinlerde pek rastlamazsınız ama ruhu oldugunu hissedebiliyordunuz. Kucağımda son nefesini verirken ömrümden al ona ver biraz daha yaşasın diye yalvardığımı hatırlıyorum. Ölümü üzerinden kaç ay geçti ve hala tedavi masraflarını ödüyorum ama hiç de koymuyor gerçekten. Evet, prensesim mezarına ektiğim çiçeklere gübre olalı kaç ay geçti ve işte benim bunları daha fazla düşünmemem lazım, işte bu yüzden buradayım.

         Ayin yapılacak odada birine yer ayırmak, sinemada veya serviste arkadaşınıza yer tutmaya benzemiyor. İnsanlar beni dinlemiyor. Takım elbiseli ve traşlı olmam ya da yeni boyalı ayakkabılarımın burada bir hükmü yok. Dergahın bu odası doldukça ünlü bir şarkıcı ile sinema oyuncusunu bile görüyorum da ama nedense gerizekalı kuzenimi bir türlü göremiyorum. İhtiyacınız olduğu zaman zaten istediğiniz insanlara böyle hiç ulaşamazsınız işte. Zaten artık çok geç, ayin başlamak üzere. Hass.ktir, ben şimdi ne yapıcam. Hiç usul adap bilmem ki. Şimdiden her yer tıklım tıklım doldu ve zor nefes almaya başladım bile. İçeriye birileri giriyor, kıyafetlerinin farklılığından yetkili birileri olduklarını anlıyabiliyorsunuz. Arapça birkaç ilahi, tef sesleri ve ritim yerine oturdukça başlanan zikirle hu çekmeler. Şu an hissettiklerim yıllar önce ilk özel televizyonda aczimendileri gördüğüm an hissetiklerimle aynı. Her şey çok yabani ve tuhaf hissettiriyor, buraya ait olmadığınızı anlayabiliyorsunuz ve buradaki insanların gerçekten rahatlamaya ihtiyacı var, bunu görebiliyorsunuz. Birkaç sayfa kitap okumakla ya da sinemaya gidip bir film izlemekle geçecek türden bir sıkıntı değil bu. Bacaklarım uyuştu, yerimden kalkmak istiyorum ama herkes o kadar trans halindeki buna imkan yok, bari bir yerlerime şiş falan sokmaya çalışmasalar. Tam bunları düşünürken tanıdık bir ses duyuyorum. Aha işte bu gerizekalı kuzenimin sesi, sanırım yanlış bir yerde bağırdı ve herkesin bakışlarını üzerine çekti. Daha fazla dayanamıycam, ben çıkıyorum. İnşallah bir yerlerde kamera falan yoktur çünkü ileride bir de bununla uğraşmak istemiyorum. Bahçeye kendimi zor atıyorum ve kimseler birşey demiyor ama sanırım bir daha buraya gelmeyeceğim. Bahçe bile tuhaf hissettiriyor. Uzaklaşmam lazım ama korkuyorum da ve kuzenimi beklemeye koyuluyorum.
 
          Kısa bir bekleyişten sonra kapıdan kuzenim yaklaşıyor. Ah o ne fenadır o. Midyenin haram olduğunu bildiği halde ne zaman yerken yakalasam ilk defa duymuşmuş gibi davranan kuzenim. Cuma namazını üşengeçliğinden kılmayıp bahane olarak dahul harp zamanı olduğunu ileri süren ama yine de üç namazda bir kalbi mühürlenmesin diye de öfleye pöfleye cumayı kılan kuzenim. Parayla seks yapan ama özellikle yabancıları seçip onları cariye olduklarını ileri sürüp dinen bunda bir sorun olmadığını iddia eden kuzenim. İşte bu kuzenim yanıma yaklaşıyor ve ona ne oldu .mına koyayım hadi anlat diyorum, şeyhle görüştün mü? Kuzenim yürümeye devam ederken bugüne kadar hiç yapmadığı şekilde aniden durup tüm vücudunu bana çevirip birden elleriyle omuz başlarımı tutarak: ‘Ozan abi‘ diyor,  ‘Otistikmişsin sen, bu yüzden şeyh müdahale edemiyormuş sana ama gönlünü ferah tutacakmışsın. Hem otistik olduğun için sana günah da olmuyormuş zaten, cennet de cehennem de olmuyormuş, arasında bir yer mi varmış senin için ne? Napsak ya sana gidip pes mi oynasak… ‘ Nasıl arasında bir yer mi varmış ne? Hass.ktir ulan adam gibi dinlemedin mi, bu öyle geçiştirilecek bir şey mi? Neyse bugüne kadar defalarca teşhis konulmuştu bana ama böylesini ilk defa duyuyordum gerçekten. Otistikmiş miyim; iyi tamam o zaman bunca yıl boşuna çabalamışım, o zaman hayatımda geldiğim yer bile bir mucize, aslında elimden gelenin en iyisini yaparak ulaştığım yer bile büyük bir başarı. Bu duygu beni rahatlatıyor ve içimdeki kötümserlik bedenimden uzaklaşıyor. Şimdi bu akşam burada; gün geceye çoktan dönmüşken ve bugün olanlar da bütün yaşamımın bir özeti gibi yine koca bir hiçken, kuzenimin eve gidip oyun oynama teklifi nedense çok da fena bir fikirmiş gibi gelmemeye başlıyor bana.

13 Temmuz 2013 Cumartesi

Anadolu



      Orta çağdan kalma bir handan farksız olan bu öğretmen evinin lobisinde oturup bir taraftan yakın bir arkadaşıma başıma bir iş gelirse en azından cesedimin bulunup bir mezar taşım olsun diye bu gece nerede kalacağımı bildirirken resepsiyondaki çocuk ( - Tahta bir masa üzerindeki bilgisayarı ne kadar resepsiyon olarak adlandırabilirseniz artık işte. ) ‘ Abi siz okumuş birine benziyorsunuz, anlarsınız diyor. ‘ . Aslında tek istediğim odaya çıkıp uykuya teslim olmak ama ben üniversiteyi yedi sene okudum ve bunu kanıtlamak için bir fırsat bulmuşken elimden geleni yaparım sevgili arkadaşlarım. Bu nedenle uykumdan bir süre daha fedakarlık etme riskini göze alarak ‘ Bilmem, elimden gelen bir şeyse bir bakayım bari... ‘ diye bir şeyler geveliyerek yerimden doğruluyorum. Benimle iligili sorun şu ki; karşımdaki herkesi dünyanın en iyi insanı sanıyorum, herkese iyi niyetle yaklaşıyorum. Karşımdaki çocuğun sorunu da şu ki, artık bütün gün resepsiyonda nasıl canı sıkılmışsa Google’da biraz müstehcen kelime aratmış ve daha sonra bunları silemeyince de birazdan resepsiyonda görevini devralacak iş arkadaşının yediği nanelerden haberdar olmasını istemiyor. Bu insanlar bu yüzü nasıl buluyorlar, gerçekten anlamıyorum. Yani benim başıma böyle bir şey gelse herhalde başkasının yardımını istemektense utancımdan yeni bir bilgisayar alırdım ya da param çıkışmıyorsa da kaçarak oradan uzaklaşırdım falan. Çocuğa ne münasebet birader demek istiyorum ama onun yerine büyük bir ciddiyetle ve klavyenin üzerinde ne türden mikroplar olabileceğini de düşünmemeye çalışarak bana verilen işin başına oturuyorum. Gerçekten elemanın Google’da arattığı kelimeleri gördüğünüzde bir taraftan çocukluğunda ne travmalar geçirdiğini merak ederken aynı zamanda evleneceği kadın için de üzülmeye başlıyorsunuz. Neyse, ben okumuş biriyim ve artık bunu kanıtlamanın vakti. Elimde her zamanki gibi tek atımlık bir kurşun var, bütün hayatımda olduğu gibi. Riske girme şansım yok, başarısız olursam başka bir kredim yok. Ya şimdi buradaki zavallı çocuğun başını beladan kurtarıcam, ya da onun gözünde hep beceriksizin teki olarak anılıcam. Üzerimdeki bu baskıdan biraz da olsa sıyrılıp denetim masasından internet seçeneklerine girip arama geçmişini temizlemem sanırım yeterli olacaktır diye düşünüyorum içimden ama işler hiç de tahmin ettiğim gibi gitmiyor çünkü bu her ne kadar geçmişi temizlese de arama çubuğundaki bir süre önce aratılmış birbirinden ayıp kelimelerin silinmesini sağlamıyor. Hakkımda yanlış şeyler düşünmeyin arkadaşlarım ama noolur; bu işlemi biliyorum çünkü ofisten çıkarken mesai saatleri içerisinde her ne kadar iş hayatında kabul edilmeyecek sitelere girmesem de ofisteki işgüzar arkadaşlarımın eline koz vermek istemediğimden bu işlemi Allah'ın her günü tekrarlıyorum. Ha belki siz şimdi neden geçmişi sili otomatik olarak ayarlamadığımı düşünüyorsunuzdur ama bu da sizin sorununuz, yani bunu biliyorsanız kimbilir siz bütün gün bilgisayarınızda başkasının bilmesini istemeyeceğiniz neler neler yapıyorsunuzdur. Bu arada ben arama geçmişini silmeyi beceremedikçe çocuk stresten nefes almak yerine lütfedip rahatsız olup olmadığımı sormadan yaktığı sigarasını içmeyip neredeyse yiyip yutmaya başlıyor. Beter olsun p.zevenk; zaten bunun nasıl yapılacağını bilsem dört senelik okulu yedi seneden bitirmezdim herhalde, değil mi? Yorgunluk ve uykusuzluk sinirlerimi bozmaya başladı sanırım ve farkındayım, biraz önce size karşı da kaba davrandım, özür dilerim. Neyse biraz sonra resepsiyona gelip buradaki 31ci salağın vardiyasını devralacak kızın Twitter’a girmek için t tuşuna basıp bilgisayarın ona tecavüz pornosu başlığını önerdiğini gördüğünde ben de yüzünün alacağı şekli merak ediyorum ama her yerinden yine özensizlik akan bu hikaye ya da anının siz nasıl adlandırmak istiyorsanız artık işte konusu bugün burada, Anadolu’da bir yerlerde başımdan geçenler ve başlamak için geç bile kaldım.
 
Aslında hikayenin bu sabah havaalanından bindiğim taksiyle başlaması lazımdı, öyle planlamıştım ve biraz önce okuduklarınızı da en son anlatıp karaladıklarımı sonlandıracaktım ama okuyucunun ilgisini çekmek için zamanda atlamalar yapmam gerekiyormuş, bunu bir yerde yeni okudum. Bir taraftan size sıkmamak ama aynı zamanda derdimi anlatmaya çalışmak bir bilseniz ne kadar da zor. Farkettiniz mi yüklemi bu sefer cümlenin sonuna koymadım çünkü en son okuduğum öykü sanatıyla ilgili didaktik yazı bana bunu tembihliyor. Eğer yüklem devamlı cümlenin sonunda olursa siz sevgili arkadaşlarım yine hemen sıkılmaya başlıyormuşsunuz, zaten aksi olsa şaşardım. Yoksa bunları biliyor muydunuz? Merak etmeyin ben de yeni öğrendim ve daha önceki yazılarda uygulamayıp size sıktığım için de üzgünüm. Bir de şey diyordu galiba çok fazla tasvir yapmamalıymışım çünkü artık benim anlattığım bir şeyi sizin bilmemeniz gibi bir ihtimal yokmuş ve tasvir eski zamanlarda mesela herkesin kalemtraş ya da çaydanlık gibi şeyleri bilmediği için kullanılıyormuş. Canıma minnet; zaten bir şeyleri kaleme alırken tasvir yapacak kadar çok fazla üzerinde çalışamıyorum, hayatımı kazanmak için yaptığım iş ömrümde çok fazla boş saat bırakmadığından buna ayıracak zamanım yok. Bu arada hikayenin kurgusunu havaalanı ve taksiyle yapmamdan umarım ağzında gümüş kaşıkla doğmuş züppenin teki olduğum gibi anlamlar çıkarmamışsınızdır çünkü benim gibi akbil iadesi almayı unuttuğu günlerde bile başka şeyleri düşünmekte zorlanan adamlar için bunlar çok büyük lüksler ama müvekkilllerim sağolsunlar işte, işleri hallolduktan sonra böyle şeylerin hesabını yapmazlar. Ama hele bir de hak kaybına uğrasınlar; kör olur badem gözlü olur arkadaşlarım, kel ölür sırma saçlı olur. Neyse bir taksi bulmam lazım çünkü uykumdan fedakarlık yapmayarak uçak biletini yine geç bir saate aldım ve işlerimi yetiştirmek adına belediye, tapu ve vergi dairesindeki bütün o iyiniyetli memurların analarından emdikleri sütü burunlarından da getirmek istemiyorum.
 
Bugün Anadolu’da bir yerlerde uçaktan inip şehir merkezine beni ulaştıracak o taksiyi ararken her ne kadar uçak biletini biraz geç bir saate almış olsam da nasıl uykusuzum arkadaşlarım bir bilseniz. Gece yine bir diziye takıldım ve sonrasında vaktinde uyanamayıp uçağı kaçırma korkusundan da uyuyamayınca hayatıma girip piç eden bütün o insanları düşünüp yatakta döndüm durdum. Bu nedenle bütün enerjimi uçaktaki o bir saatlik uykuya endekslemiştim, tek güvencem oydu. Uçaktayken uyuyabilmiş olmayı ne kadar çok isterdim. Eğer bir saat kadar uyuyabilmiş olsaydım bugün burada ki işlerimi halledebilecek enerjiyi fazlasıyla bulabilecektim ama olmadı. Uçak kalktığı andan itibaren yanımdaki gerizekalı çocuğun midesi bulanmaya başladı ve uçak inene kadar elindeki kusmuk torbasına tükürdü durdu. Aman Allahım ne kadar salak bir çocuktu. Kussaydı rahatlayacaktı ama bir türlü kusamadı. Yanınızdaki çocuk kusmak üzereyken uyamıyordunuz işte. O tükürüp dururken ben uyumaya çalıştım ama başaramadım, yanımda bir kitap vardı fakat tükürükler saçıp kusmaya çalışırken birşeyler de okuyamıyordunuz ki. Bir saat boyunca malak gibi önümdeki koltuğun başlığına bakıp içimden küfürler ederken yanımdaki çocuğun kusmasını bekledim ama o tükürmekten başka bir şey yapamadı. Ne kadar sinir bozucuydu arkadaşlarım bir bilseniz.
 
Şimdi burada, havaalanının önündeyken hepsi ekmeğine psikopat olarak bekleyen bütün o taksiciler arasından birini seçmektense elim her zamanki gibi içgüdüsel olarak telefonuma gidiyor ama bunu uykusuzluğun verdiği bir şuursuzlukla yapmıyorum. Bunu yapıyorum çünkü eğer benim gibi hayatınızı icra işlerinden kazanan bir avukatsanız telefonunuz kabzımal ve şoför numaralarıyla doludur ama bugün burada bulunduğum şehirler bağlantılı kimsenin numarası sanırım bende yok, zaten hayatımda bir şey de yolunda gitse şaşardım Buraya daha önce gelmemiş miydim yoksa, gerçekten hatırlamıyorum. Bütün bu şehirler ve insanlar o kadar çok birbirine benziyor ki benim için. Neyse sıradaki ilk taksiye binmekten başka bir şansım yok. Herkesin kolaylıkla ve hatta keyifle yapacağı taksiye binme eylemi benim gözümde şu an bir zulüm olup nasıl da büyüyor. Mesela Selamün Aleyküm demem lazım, bunun için kendimi hazırlıyorum çünkü yanlışlıkla Aleyküm Selam demek istemiyorum. Ama buna hazırlandığımı da çok belli etmek istemiyorum. Sanki bu benim için çok normal bir şeymiş gibi davranmam lazım, bunu her zaman yaptığımı sanmalarını istiyorum sanki öyle bir insanmışım gibi işte ve ön koltuğa oturmalıyım çünkü şoförün beni g.tü kalkık bir züppe olarak düşünmesini de istemiyorum. Fakat o da ne; taksiye yaklaşırken boğazımı temizleyip Selamün Aleyküm dememle abi hoşgeldin cevabını almam ve arka kapının açılması hesap ediyorum da sadece bir kaç saniye içerisinde oluyor. Peki; demek ki kendim olabilirim hem kasıntı ve de bir o kadar sıkıcı, bu güzel. Şehir merkezine ulaşmam lazım diyorum taksiciye. Belediye tapu falan oradadır di mi? Anadolu’daki şehir merkezleri beni her zaman güvende hissettirir arkadaşlarım. O Atatürk heykeli, belediye binası, tarihi bir caminin olduğu kent meydanları. Hele bir de yöresel yemeklerin yapıldığı tarihi bir lokanta varsa, değmeyin keyfime. Taksicinin ısrarlı soruları karşısında mesleğim ve nereli olduğumla ilgili yalan yanlış bilgileri verirken, - tabi ki İzmirliyim ve bilgisayar satışıyla uğraşıyorum, ne sandınız- radyoda hala gezi parkı direnişi ile ilgili haberleri duyabiliyorsunuz. Şöför her ne kadar Allah’ın selamını almasa da bunu beni duymadığından veya rahat hissettirmek için yaptığını anlıyabiliyorsunuz, çünkü sevabı kaçıracak bir hali yok ve hükümeti desteklediği de her halinden belli. Birden onun beni rahat hissetirmek için katlandıklarını düşününce, ben de onu iyi hissetirmek için bir şeyler yapma ihtiyacı duyuyorum ve hafifçe pencereyi açıp rüzgarın kafamda çok fazla ömrü kalmamış saçlarımı karıştırmasına izin verirken, başlıyorum eylemleri yerip hükümeti övmeye. Bunlar hep dış mihrakların işleriymiş işte; ne gerek varmış böyle şeylere, tam da uzun yıllardan sonra hükümet bir şeyleri yoluna koymaya başladıktan sonra diyorum. Şöför bu söylediklerimden çok mutlu oluyor, bunu görebiliyorsunuz. Dikiz aynasından doğru ‘ He abi ya. ‘ diyor, ‘ Bölücülerin işi hep. ‘ diyor,  ‘ Koskoca hükümetin bunlarla masaya oturacak hali yok ya, çok bile sabretti büyüklerimiz. ‘ Devam ediyorum ‘ Tabi abi diyorum, başka bir ülke olsa çok daha kötüsü olurdu, müdahale geç bile kaldı. Bu insanların milletin huzurunu kaçırmaya ne hakkı var. Bunun tam da bir şeyler düzelirken ülkemizi ne hale getirdiğini farkedemiyor mu hala bu gerizekalılar… ‘ Kendimi bu oyuna tam kaptırmışken ( - Oysa elimde daha ne güzel argümanlar vardı, bunlar daha başlangıçtı. ), taksici geldik abi diyor. Belediye ahanda burası, karşıda da valilikle adliye falan işte.. Yolculuk tahminimden de kısa sürdü ama yine de bunu fatura etmem lazım, bir fişe ihtiyacım var. ‘Abi kusura bakma.’ diyor, ‘Maliyeye uğrayamadım bu aralar ama kartımı vereyim sana buralardaysan arkadaşlardan fiş alıp istiyorsan dönüşte tekrar havalimanına bırakayım seni. ‘ Pekala; bana uyar, zaten daha söyleyeceğim çok fazla şey vardı.
 
Şimdi sizi usulü işlemler ile sıkmayacağım ama bugün burada vekaleten yapacağım şey özetle veraset ve intikal işlemleri. Bu da demek oluyor ki tapu, belediye ve vergi dairesi arasında benim buraların yabancısı olduğumu derinden hissettiren yerel halkın bakışlarına aldırmadan höldür höldür gidip geleceğim. Bu gibi işlemlerde nasıl arızalar çıkar tahmin bile edemezsiniz sevgili arkadaşlarım, sizi bu mesleği seçtiğinize pişman ettirir. Fakat öncelikle bir berbere gidip sakal traşı olmam lazım. Her ne kadar bugün yapacağım işlemler kravat takmamı gerektirecek resmilikte olmasa da işlemleri kolaylaştırmak adına buraya takım elbiseyle geldim. Bu sıcakta takım elbise giyiyorum çünkü bankonun arkasındaki memurlar sizden hoşlanmazlarsa işlerinizi ne kadar zorlaştırabileceklerini bilemiyorsunuz. Gerçi saçlarım karakterimdeki gediği ortaya çıkaracak kadar uzun ve özensiz ama burası da s.ktiminin askeriyesi değil herhalde. Şehir merkezindeki saat kulesiyle beraber atmosferi tamamlayan o eski fotoğrafçı dükkanının yanına önündeki tezgahta envai çeşit ıvız zıvırla bir nevi dükkan açmış yaşlı adama yaklaşıp, önce iyi günler dileyip akabinde de yakınlarda bir berber olup olmadığını soruyorum. Amca halinin hatrının sorulduğu için memnun olduğunu dile getirip öncelikle bana hayatıyla ilgili kısa bir özet geçerken ( -Önce ayakkabı tamirciliği yapmış, bir ara bıçak bilemiş, iki çocuk okutuyormuş ve ayağı da sakatmış ama Allah'a şükürmüş. )  gözüm fotoğrafçının vitrininde bir zamanlar genç ve mutlu olduğununun mesajını veren o insanların bakışlarına kayıyor. Amca bana berberi tarif ediyor ama ben şu an orada değilim çünkü eski fotoğraflar beni her zaman çok korkutmuştur. Biliyor musunuz küçükken evdeki fotoğraf albümündeki ölmüş akrabalarımın fotoğraflarıyla konuşurdum ve bana o karenin içinde ne kadar çok sıkıldıklarını anlatırlardı, zavallı ruhları oraya sıkışıp kalmışmış. Bu yüzden zorunda olmadıkça çok fazla fotoğraf da çektirmem. Neyse bu başka bir hikayenin konusu, bunu burada harcamak istemiyorum. Traş olacağım zamanı bunları düşünüp aynı zamanda amcayı kırmamak için lafını bölmeden harcadıktan sonra (- Belki de berber doludur ve zaten orada yerel gazeteleri okurken sıra bekleyecektim diye sakinleştiriyordum kendimi. ) amcanın tarif ettiği gibi meydanın ilerisindeki baharatçılara parallel gidip ne b.k olduğu belli olmayan kokuyu teneffüs ederken birden berber dükkanını buluveriyorum. Berber dükkanını gördüğünüzde oradan nasıl faça içinde çıkabileceğinizi hissedebiliyorsunuz. İyi günler dediğim berberde alayküm selam cevabını alıyorum ama bunu kafama takmıyorum, Allahtan sıra yok. Hemen ceketimi çıkarıp kravatımı gevşetiyorum ve abi sakal diyorum. Adamın yüzünden nasıl hayal kırıklığına uğradığını görebiliyorsunuz, oysa ki saçlarımı tek bildiği modelle kuş yuvası şeklinde kırpıp nasıl da onbeş lirayı cebine atası var kimbilir. Hoşgeldiniz diyip yüzüme süreceği sakal suyunu hazırlarken, ben bu sefer içimden Eskişehirli bir mimar olmaya karar veriyorum. Her ağzımı açışım yalan sanıyorsunuz değil mi? O zaman dinleyin. Şehir dışındayken gerekmedikçe asla avukat olduğumu söylemiyorum, o bir kere olur. Bazen ilaç mümessili olurum, bazen baytar. On saatlik bir otobüs yolculuğu boyunca siz de hukuksal danışmanlık verseydiniz, siz de söylemezdiniz sevgili arkadaşlarım. Berberde traş olurken olası bir sohbete dahil edilmekten korkan ben tüm bunları düşünürken adam çoktan jiletini değiştirmeden kullandığı usturayla suratımı kazıyor ve mimari ile ilgili merak ettiği çok fazla bir şey olmadığından mı ne başlıyor bana çocuğunun beton zeminde rövaşata cekip kafa üstü çakıldıktan sonra nasıl ders notlarının düzeldiğini anlatmaya başlamaya. Sanırım benimle dalga geçiyor ama ne diyebilirsiniz ki, elinde ustura var. Acaba şehir dışından gelen her yabancıya aynı hikayeyi anlatıp dalga mı geçiyordur diye düşünüp gerizekalı bir tebessümle anlattığı hikayeyi dinlerken traşı hızlıca bitirip üstüne bir güzel suratımın her yerini kanattığı yetmiyormuş gibi bir de sürdüğü ucuz kolanyayla cildimin .mına koyan berberden hoşnutsuz ayrılırken ( -Tamam hayatimdan memnun değilim ama yine de ben burada kan yoluyla bulaşan zührevi bir hastalık kapıp ileride bu şekilde de ölmek istemiyorum.  ) bir de bahşiş veremediğim çırağı salak gibi yanağımdan öpüp işlerime koyuluyorum. ( - Bozuk param çıkışmıyor ve teşekkür ederken elini sıkıp nedense öpüveriyorum. )  Bazen hala düşünüp dururum neden öptüysem. Ben onun yerinde olsam herhalde bunu ileride çocuklarıma anlatırım ya da belki çok büyütüyorum çoktan unutmuştur, bilmiyorum.
 
 İşlerime öğle saatinde anca başlayan bana belediyedeki adam başta biraz zorluk çıkarsa da makbuzlu ya da makbuzsuz gerekli masraflar neyse vereceğimi öğrenince tabi ki şehir dışından gelen bir misafirin işlerini yetiştireceğini, hatta gerekirse öğle tatili de çalışıp işlerimi bir şekilde halledeceğini söylüyor. Bu süslü cümleler benim dairenin yazıcı ve bir aylık kağıt ihtiyacını karşılamam anlamına geliyor. Peki, kişisel bir ihtiyaç karşılamadığıma göre sorun yok, helali hoş olsun. Bilen bilir tapu dairelerinde ise heryerde kamera vardır, bu nedenle işlerimi biraz daha zor halledeceğimi düşünürken tapu dairesine gittiğimde oradaki memurların da buna bir şekilde ayak uydurduğunu, türlerini hala devam ettirebililmek için adapte olduklarını farkedip rahatlıyorum. Tapudaki memur gerçekten çok ilginç; ben başında bekleyip o işleri hallederken ( - Masasının boş kalmaması lazımmış, yoksa amirleri bunu hoş karşılamazmış. ) İstanbul’dan istediklerini bana bir bir fısıldıyor. Death Note ikinci sezon orjinal dvd’si diyor adam önündeki yüzyıllık bilgisayarın monitörüne bakarken, buralarda bulunmuyor diye de ekliyor.  Allah bağışlasın iki çocuğu varmış ve tam bir Star Wars hayranlarıymış ve yeni blu ray imax box seti çıkmış, biliyor muymuşum, bulabilir miymişim? Ve her ne kadar daha önce oynamış olsalar da koleksiyonun da yokmuş Final Fantasy 11 ama PS 3 için olacakmış, bir bakar mısınız avukatım diyor? Evet ondan memlekete ve kimliğimi saklıyamıyorum çünkü buradaki işlemlerimde vekalet ve kimlik sunuyorum. Aslında adamın bunları çocukları için değil de kendi için istediğini hissedebiliyorsunuz ama bunu tartışmanın pek de bir önemi yok. Bu arada bunlar rüşvet değil arkadaşlarım; rüşvet suçunun yasal unsurları oluşmuyor şu an. Sadece süreci hızlandırmak için hediyeler veriyorum yoksa usulsüz bir işlem yaptığım da yok, o türden bir insan değilim, beni bilirsiniz. Tapudaki enteresan adamın isteklerini nasıl karşılayacağımı karar kara düşünen ben Vergi dairesine gittiğimde ise oradaki bütün bayan memurların ondan hoşlandığını iddia eden bir manyakla karşılaşıyorum ve Allah tarafından onunla işim çok uzun sürmüyor ve beni gerekli harçları ödemem için mesai bitimine kısa bir süre kala bankaya yönlendiriyor.  Adamın dairede kurduğu fantezilerden olacak aklı o kadar başında değil ki, yakınlarda olmadığı için taksiyle gittiğim bankada ödemeleri sisteme kaydetmediği ortaya çıkıyor. Mesai saati neredeyse bitmek üzere ve ben de geri gitmeye üşeniyorum bu yüzden telefonumdan Vergi Dairesi’nin telefonunu bulup aramaya karar veriyorum. Telefona tahmin ettiğim kadarıyla adamın fantezilerini süsleyen memure hanımlardan biri çıkınca durumu izah edip beni ilgili memura bağlamasını rica ediyorum ve kadın kiminle işlem yaptığımı sorunca da ismini bilmediğimden saçları seyrek ve kilolu bir bey olduğunu söylüyorum. ( -Keşke gözlüklü olduğunu söyleseydim diye düşündüğümü hatırlıyorum şimdi ama iş işten geçmişti. ) Kadın beni o sapığa bağlıyor ve adam kusura bakma yakışıklı ( -Evet aynen bu tabiri kullanıyor, deli mi ne? ) dedikten sonra sisteme gerekli bilgileri giriyor ve ben bankadaki işimi halledip makbuzu teslim etmek üzere vergi dairesine mesainin bitmesine çok kısa bir zaman kala geri dönüyorum. İşimi yetiştirmek için ter içinde vergi dairesindeki memurunun masasına koşan bana memurun söylediği ilk laf ‘Sahiden beni kilolu mu buluyorsun?’ oluyor. Adam bunu öyle bir zamanda söylüyor ki dairedeki bütün herkesin bakışlarını üzerinizde hissedebiliyorsunuz. İki erkeğin, koskoca iki adamın devlet dairesinde böyle bir sohbet yapmasi pek de hoş degil ama şimdi bunu düşünecek durumda değilim gerçekten. Kilolu demedim abi diyorum, mavi gömlekli dedim, bir yanlış anlaşılma oldu herhalde. Sonuçta benim işimi bugün daha fazla zorlaştıramaz çünkü gerekli harçları ödedim ve belgeleri teslim almama engel bir şey kalmadı. Bir iki kaşe ve mühür vurup gizemli imzasını ( -Sanki padişah tuğrası sanırsınız, sahi bu adam kendini ne sanıyor? ) atan memura bir isteği olup olmadığını sorup iyi yolculuklar paşam cevabını alan ben ( -Paşam mı?! ) kendimi vergi dairesinin dışına atıveriyorum.
 
 Yapmam gereken işleri bitirmiş olmanın verdiği rahatlıkla bir taraftan uçağa binmeden önce yöresel lezzetlerin tadına bakacak kadar zamanım olup olmadığını hesaplayıp diğer taraftan müvekkili arayan ben, vekaleten yaptığım işleri süsleyip abartarak bir bir anlatırken aslında işlerin tam olarak bitmediği acı gerçeğini öğreniyorum. Bana bilgisini vermediği bir gayrimenkul daha mı varmışmış ne, hay Allah nasıl da atlamışmış. Bir gün daha kalmam icap edecekmiş, ama merak etmemeliymişim zaten bütün masraflar onun tarafından karşılanacakmış. Ne iştahım kalıyor ne de keyfim. Müvekkilim bana bunları anlatırken tuhaf bir şeyi farkediyorum; ben kimseyi mutlu edemiyorum, gerçekten. Bugün burada müvekkili, diğer gün ofiste patronu, benden ilgi bekleyen bütün o arkadaşlarımı ya da evdeki kedileri; hiç ama hiç kimseyi mutlu edemiyorum. Aslında bütün bu insanlara sadece akşamları yalnız takılmak için katlanıyorum ya da pazar günleri tek başıma zaman geçirebilmek, biliyor musunuz? Ah o Pazar günleri, nasıl bir iyimserlik kaplıyor içimi bir bilseniz. İnsanlardan uzakta müzik ve edebiyatla veya uzun bisiklet yolculuklarıyla, belki de balık tutarak ya da sadece tembellik yaparak bir gün önce marketten aldığım bütün o ıvır zıvırların tadına bakarak geçirebiliceğim koca bir gün. Diğer zamanlarda buna izin vermiyorlar çünkü hep sizinle işleri oluyor, sizi rahat bırakmıyorlar ki. Neyse çok yorgunum ve bu akşam kalacak bir yere ihtiyacım var. Daha fazla insanla muhatap olmak istemediğimden mi yoksa bana bir fiş borcu olduğundan mı bilmem, beni bu akşam kalabileceğim bir yere götürmesi için sabah bana kartını veren taksiciyi arıyorum. Kendimi hatırlatacakken karşıdaki ses ‘ Abi tanıdım tanıdım da seni diyor; bir turist grubu denk geldi, onları dağa götürdüm. Benim şehre gelmem geç olur ama kalacak yere ihtiyacın varsa da öğretmen evine git, buradaki otellere geceleri karı atıyorlar… ‘ diyip, beni bu akşam kaldığım bu öğretmen evine yönlendiriyor. Şimdi ben bu akşam burada; sizin bu yazdıklarımı okuduğunuz gibi ben de ömrümden benim sizden çaldığımdan biraz daha fazla zaman çalan başka bir kitabı okuyup can sıkıntısından patlarken bir an için resepsiyonda müstehcen kelimeler aratan o çocuğa ister istemez hak veriyorum.