18 Mayıs 2013 Cumartesi

İnsanlık Durumları



Kaç aydır aramızda bir şey olmuyor diyor. Bunu sahibi olduğu evin mutfağında ben aralarında kaç aydır bir şey olmayan eşinin hazırladığı mercimek köftelerini mideme ardı ardına indirirken fısıltıyla söylüyor. Siz bekar adamsınız, belki sizde ihtiyaçlarımı karşılayacak bir numara vardır diye de devam ediyor. Beni tanırsınız, tabi ki ben de öyle bir numara yok sevgili arkadaşlarım. Bu arada yaptığımız sohbet mercimek köftelerinin tadını değiştirmiyor belki ama hak verirsiniz ki, bende de pek fazla iştah bırakmıyor. Bazı masaj salonları varmış; buna mutlu son diyorlarmış, hiç bilgim var mıymış? İlk defa duyuyorum. Evet, aslında kaç aydır eşiyle beraber olamayan bir adamın karşısında mercimek köftesi yenmeyecek diye toplumsal olarak bağlayıcı bir kural yok ama yine de ayıp olmasın diye bir süre için zıkkımlanmaya ara veriyorum ve abi her şey yoluna girer merak etme sen, çok fazla düşünme bunları diyorum.
 
Bir terslik olduğunu anlamıştım, benim yerimde olsaydınız siz de anlardınız çünkü birazdan yöneticiliğine seçileceğim bu apartmanda mahremiyete sahip olmanız çok zor. Bunu biliyorum çünkü apartmanı ayrı bağımsız bölümlere ayıran duvarlar o kadar ince ki, evsahibimin eşiyle cinsel hayatlarının ne zaman bittiğini öğrenmem için onun bana bunu söylemesine gerek yok. Hatta yirmi küsur senelik evlilik hayatları boyunca olan biten her şeyi ama önemli önemsiz her şeyi de tüm detaylarıyla biliyorum ve tabi zavallı adamın güzel karısının bunları kaydederek kocasının kafasına nasıl kaktığını da. Apartman sakinleriyle aramızda yazılı olmayan gizli bir anlaşma var. Ben onların özel hayatları hakkında bir şey bilmiyormuşum gibi davranıyorum, onlar da benim ibne olduğumu düşündüklerini bana hissettirmiyorlar. ( -Tabi ki hemcinslerimden hoşlanmıyorum, beni bilirsiniz. ) Sanırım anlamışsınızdır, karşımdaki beyefendi benim evsahibim ama ben de onun sahibi olduğu ve kendine has kokusu olan bu apartmanda birazdan yönetici seçileceğim.
 
Apartmana yönetici olma hikayem ilginçtir. Kapıcının aklı kıt ama ileride benden çok daha zengin olacağı her halinden belli olan oğlu her zamanki gibi ödevini yapamayınca kolundan tutup getiren annesi; eşinin yöneticiyle bu sefer fena tartıştığını, kesin kapının önüne koyulacaklarını ama apartmanın sahibinin beni sevdiğini ve dinleyeceğini ve de gerizekalı çocuklarının hatrına lütfen onunla bir konuşup konuşamayacağımı sorunca ertesi gün aidatı vermek bahanesiyle evsahibim ve aynı zamanda o zamanki yöneticim olan bu abaza adamın yanında alıveriyorum soluğu. Normalde yaptığım iş o kadar sıkıcı ki arkadaşlarım, bir insana yardım etme fırsatı bulduğumda bunu kaçırmam. Mesela benimle adliyede karşılaştığınızda hukusal bir konuda fikrimi danışırsanız baro yönetiminin kurallarını umursamadan bila bedel dilekçenizi orada karalıyıveririm ya da diğer bazı meslektaşlarımın aksine gecenin bir vakti beni aramanızdan da rahatsız olmam, hatta hoşuma bile gider çünkü o kadar yalnızımdır işte, neyse ne diyorduk? Eşi üzerinde uzun zamandır üstünlük kuramayan evsahibim iktidar duygusuna o kadar aç ki, tatmin duygusunu kapıcıyı işinden ederek hissetmek istediğini anlıyabiliyorsunuz. Mal değneğinin beynine o kadar az kan gidiyor ki, kapıcının iş akdini feshetmek için avukat olarak benim yönetici seçilmem gerektiği yalanına inanması tahmin ettiğimden de az zamanımı alıyor.
 
Diğer apartman sakinleri içeride dedikodu yaparken biz mutfakta oturmaya devam ediyoruz ve evsahibim bana; travesti de olabilir diyor, hani şu memesi olanlardan, anlarsın ya? Hiç bir fikrim yok, gerçekten bu konulardan anlamam. Tam bu sırada Allah tarafından içeriden eşinin bizi salona çağıran sesi duyuluyor da ev sahibimle beraber sanki biraz once iki medeni insan olarak hükümet politikaları, hayat pahalılığı ya da futboldan bahsetmişiz gibi diğer apartman sakinlerinin bulunduğu salona geçiyoruz. Toplantı başladığında önce başkanlığımı oyluyoruz; yani bunu seçim yoluyla değil de, kimsenin karşı gelmemesiyle yapıyoruz. Karar defterlerini ve toplantı tutanaklarını bir avukata yakışır bir titizlikle doldururken, beni yönetici yapmakla ne kadar doğru bir karar verdiklerini apartman sakinlerine bir kere daha ispatlıyorum. ( -El yazım çok güzeldir. ) Bu arada her b.ka maydanoz ve uzun zamandır masturbasyon yaparak kendini tatmin ettiğini düşündüğüm yöneticim konuyu kapıcının işine son verilmesine getirdiğinde hiç beklemediği bir şekilde karşısında beni buluveriyor. Bütün komşulara bunun tahmin ettikleri kadar kolay olmayacağını, belirli usullerin olduğunu ve gerekli prosedürlerin yerine getirilmesi için zamana ve de masrafa gerek olduğunu bir bir açıklıyorum. Ceplerinde akrep olduğunu ilerleyen aylarda ödemedikleri aidatları tatsızlık olmasın diye icra takibine koymadan bir beyefendiye yakışır şekilde cebimden ödediğim komşularım; masrafları duyunca nasıl oluyorsa, zaten kapıcıdan memnun olduklarını ve aslında gelenin gideni aratabileceğini kendilerini de inandırıveriyorlar. Apartman yöneticiliğini kaybeden ama hala soyadını apartmanın girişinde yazılı olan evsahibim ise yeni yöneticisi avukat olduğu için hukuksal bilgisine mi yoksa bekar bir adam olduğu için pezevenkliğinden beklentisine mi güveniyor bilmiyorum ama bu akşam fazla ısrarcı olmuyor ve kapıcımıza bir şans daha vermeye kolayca ikna oluyor.
 
Apartmanın geleceğiyle ilgili kararları büyük bir ciddiyetle aldıktan sonra bir süre de alt katı garsoniyer olarak kullanan Doktor Serdar Bey’in dedikodusunu da keyifle ama - Kimbilir ben yokken arkamdan hakkımda neler konuşuluyordur diye düşünerek de, dinledikten sonra yarınki işlerimden dolayı erken kalkmam gerektiğini bahane ederek beni oybirliğiyle yönetici seçen apartman sakinlerimden izin isteyerek toplantıdan ayrılıyorum. Cinsel organına sanki sadece benim yanımdayken kan gittiğinden şüphe etmeye başladığım evsahibim bana kapıya kadar eşlik ederken kaçak et kesme işinde - Aynen bu tabiri kullanıyor -, ondan yardımlarımı lütfen esirgememi yineliyor. Biraz daha sohbet edersek bana da hallenmesinden korktuğum ev sahibime kibarca söylediklerinin aklımda olduğunu ve bununla ilgileneceğimi söylüyorum ( - Külliyen yalan. ) ve evden çıkıyorum.
 
Evsahibimin cinsel ihtiyaçlarını karşılamak için aracı olamadığımdan gelecek aylarda kirama yapılacak yüklü zamdan habersiz ama kapıcının beni her gördüğünde ettiği hayır dualarıyla ileride mutlu olacak ben, evime ulaşmak için basamakları yavaş yavaş tırmanırken bir şeyi farkediyorum. Ben böyle bir gelecek düşlememiştim. Zaman nasıl hızla ve önümdeki seçenekleri benden alıp akıp gitmişti. Herkes bir şey olmuştu ama benden bir b.k olamamıştı. Yeniden doğmayı, tekrar çocuk olmayı nasıl da isterdim. Ama geriye gidemiyordunuz işte, ilerlemek zorundaydınız. Aklımda bunlar kapımın önüne geldiğimde elim cebimde anahtarlarımı ararken hissettiğim titreşimdem telefonuma mesaj geldiğini anlıyorum. Bir zamanlar sensiz olamam diyen bir kız vardı, belki odur diye düşünürken ( - Sahi o da ikinci çocuğuna mı hamileydi, neydi? ) mesajda; Memesi bile olmayabilir yazıyor; internetten görmüşmüş, kadın kılığına girmekten hoşlanan erkekler varmış. Onlar bile işini görürmüş...

4 Mayıs 2013 Cumartesi

İş Hayatı



Neden gülüyorsun diye sorduğunu hatırlıyorum. Adliyenin karşısındaki eski bir handa aynı odadaki tek masayı karşılıklı olarak kullanıyorduk ama her şey normalmiş gibi davranıyordu, sanki olması gereken buymuş gibi. Aslında şanslıydım çünkü eski de olsa bilgisayarı kullanan bendim; lütfetmişti, o ise daktilo kullanıyordu. Yıl 2006’ydı ama hala daktilo kullanıyordu. Tamam benim de evde bir daktilom vardı ve bu kabul edilebilir bir şeydi ama eski dilekçeler üzerinde oynamaya yapabildiğinizden çalışırken bilgisayar işinizi çok daha fazla kolaylaştırıyordu. Ama bunu anlamıyordu, anlamasını da beklemiyordum. Bazen onun hala o handa, daktilosunun sesiyle yankılanan odasında çalışarak ölümü beklediğini düşünürüm de ürperirim.
 
Peki neden onunla çalışıyordum? Kira, faturalar ve üniversiteden kalan diğer borçlarımı ödemek için paraya ihtiyacım vardı ve staj için görüştüğüm diğer bürolar gerçekten çok can sıkıcı maaşlar teklif ediyorlardı. Karın tokluğuna çalışmanı isteyen mi dersin, üç kuruş için sana çay çorba servisini bile yaptıranı mı istersin… Gerçi bu meslektaşım da çok büyük vaatlerde bulunmamıştı belki ama dava ve icra dosyalarından gelecek paralardan prim alacaktım, ne kadar kötü olabilirdi ki?! Belki üzerinde çalışacak dava ve icra dosyası olsaydı bu kadar kötü olmayabilirdi. İlk birkaç gün avukatlık böyle bir şey herhalde diyordum içimden. Hiç ama hiçbir şey yapmıyorduk. Bazen elime bir kağıt tutuşturur ve adliyedeki bazı dosyalarına bakmamı isterdi. Mahkeme kalemleri ve icra müdürlüklerindeki o iyiniyetli ama bir o kadar da işgüzar memurların, yanında staj yaptığım avukatı öğrendiklerinde suratlarının aldığı şekli gördüğümde aslında bazı şeylerin yolunda gitmediğini anlamam gerekirdi. Sanırım icra dosyaları zaten batıktı ve dava dosyalarının da tahsil kabiliyeti yoktu. Sabah ofise geldiğimde, -tabi buraya ne kadar ofis diyebilirseniz işte, orada oluyordu; akşam olduğunda ise zaten ofisten benden önce çıktığını da hiç görmemiştim. Böyle şeyleri konuşmuyorduk ama sanırım orada yaşıyordu. Cep telefonu kullanmıyordu ve ofiste ( - Han odasında. ) internet yoktu, internet olsa bile önümdeki makinayla ona bağlanabileceğimi sanmıyordum. Kasası yan duran ve ekranı yeşil olan hani yıllar once banka şubelerinde görebileceğiniz çok eski bir modeldi, umarım anlatabilmişimdir. İlk iş günümde sabah kahvaltısını işyerinde etmek gibi bir hata yapmamla beraber ihale de bana kalmıştı artık bir kere, her sabah ona da börek götürüyordum. Öğlene kadar içerideki börek kokusu ancak geçicek gibi oluyordu ama o zaman da dışarıdan köfte söylüyordu. Bana ne yemek istediğimi sormuyordu. Telefonu sadece köfte sipariş etmek için kullanıyordu. Hayatındaki en büyük sorunu köftenin yanında piyaz ya da salata söylemekmiş gibi davranıyordu. Bunun için çok düşünüyordu ama hangisine karar verirse versin hep bol soğanlı yiyordu. Sabahki börek kokularından arınan han odası bu sefer de leş gibi soğan kokuyordu. Öğle yemeğini yedikten sonra genelde bir süre yerinde duramazdı. Hanın koridoruna çıkıp dakikalarca volta atıp kendi kendine söylenirdi.  Akıl hastası falan olduğundan şüphelenmeye başlamıştım. Sigarayı yeni bırakmıştım ama adam akşama kadar o kadar çok sigara içiyordu ki, bu seferde pasif içicilikten kanser olacaktım. Bazı sabahlar ortak kullandığımız masada viski şişesi görürdüm, bir başka sabah ise elimde börek günün nasıl biteceğini kara kara düşünüp odaya tam girerken onu namaz kılarken buluverirdim. Bir süre sonra – bana adliyede yaptıracak iş bulamayınca, beni faturalarını yatırtmak için falan kullanmaya başladı. Aslında ofiste çok fazla dosya vardı ama üzerlerinde çalışmama izin vermiyordu. Bir kere onları incelemek istediğimde; daha bunun için vaktin gelmediğini, her şeyin bir sırası olduğunu tane tane anlatıp eğer bir şeylerle uğraşmak istiyorsam da masadaki kanun metinlerini okuyabileceğimi söyleyip hevesimi bir güzel kursağımda bırakmıştı. Ee, ben nasıl para kazanacaktım zaten bir şey de öğrendiğim yoktu. İş yerinde hiç konuşmuyorduk ve dış dünyayla bağlantımızı sağlayabilecek sadece ufak bir radyo vardı, o da devamlı aynı müziklerin çaldığı bir istasyona ayarlıydı. Bir gün yine öğle yemeğinden sonraki voltasını tamamlayıp yanıma bu sefer koltuk altında bir tavlayla geldiğinde, oynamayı bilip bilmediğimi sordu. Oynamak istemiyordum ama o zaten bunu merak etmiyordu, sadece bilip bilmediğimi sormuştu. Ben yalan söylemem sevgili arkadaşlarım, oynamayı biliyordum ve zaten bilmesem bile tavlayı geri götürceğe de pek benzemiyordu. Pulları dizdi ve iddiaya girmeden oynamanın keyifli olmayacağını eğer kabul edersem herhangi bir akşam yemeği için oynamayı teklif etti. Onunla beraber bir öğün daha yersem kusabilirdim ama onun için üzülüyordum da, çok yalnızdı bunu anlayabiliyordunuz. Adam aslında stajyer değil de, yalnızlıktan delirmemek için bir arkadaş arıyordu sanki. Akşama kadar tavla oynadık ve beni defalarca yendi. Çok mutlu olmuştu. Sabah börek aldığım yetmiyormuş gibi bir de şimdi akşam yemeği ısmarlamak zorunda kalacaktım ama gerçekten bunu kafama takmıyordum, çünkü mutluydu, bunu görebiliyordunuz.
 
Bir öğleden sonra ilk defa telefon çaldı. Başta anlam veremedim; yeni yemek yemiştik ve yine koridorda volta atmaya çıkmıştı, bu yüzden soğan kokan odada yalnızdım. Oradayken zaman o kadar tuhaf geçiyordu ki, öğleden önce olduğunu börek kokusundan, öğleden sonra olduğunu da soğan kokusundan, akşam olduğunu ise sigara kokusundan anlıyordum artık. Size yalan söyleyemem; zaten kimseye söylemem, o volta atarken ben de o sırada yapacak daha iyi bir şey bulamadığımdan biraz kestirirdim. Telefon ısrarla çalmaya devam edince açtım; karşıdaki ses ‘Ozan’ dedi, sesi tanıdım bu oydu ve ‘ -Hala anlamadın mı? ‘ diye devam etti. Şaşırmıştım ama zaten uyku sersemiydim ve şuursuzca dedim ‘ –Neyi? ‘. ‘ -Ben senin gelecekteki halinim.’ dedi ve telefonu suratıma kapatıverdi. Sıkıldığını biliyordum ama bu kadarını da tahmin etmiyordum. Neredeyse bir aydır yanındaydım ve hiç bir şey öğrenememiştim, kaldı ki zaten para vereceğe falan da benzemiyordu. Sinirlenmiştim. Geri geldiğinde bunu konuşacaktım, resmen benimle dalga geçiyordu. Ama onu beklerken de biraz sakinleşmem lazımdı, bir şeylerle uğraşmalıydım. Dolaptan rastgele bir klasör seçip elime aldım, zaten uzun zamandır ne filmler çevirdiğini merak ediyordum ve canımın sıkıntısı belki böylece biraz da olsa geçerdi. Klasörü açtığınızda bir tuhaflık olduğunu anlıyordunuz. Daha önce hiç duruşmaya girmemiştim ama zaten bunların dava dosyası olmadığını anlamak için avukat olmanıza da gerek yoktu. Bu adam resmen roman gibi bir şey yazıyordu. Tam yazdıklarına göz atacakken sesiyle irkildim ve ' –Ozan ‘ dedi ve devamla ‘ - Evet ben senin geleceğinim ama o kadar sıkıcısın ki bugün seni öldürüp bu hayattan kurtaracağım. ‘ diye de ekledi. Etraftaki renkler ve şekiller tuhaflaştı. Masada ter içinde ve ağzımın yanında salyalar zıplayarak uyanmışım. Her zaman yaptığım gibi yemekten sonra biraz kestiriyordum ama o sıralar sigarayı da yeni bırakmıştım, sanırım bu nedenle bilinçaltım s.çmış durumdaydı. Gördüğüm rüya sinirimi bozmuştu ve gülüyordum. İste tam bu an içeri girdi ve neden güldüğümü sordu.
 
Ondan bir kuruş para istemeden ama tavlada kazandığı akşam yemeğini de ısmarlamadan o gün işi bıraktım ve bir bankaya uğrayıp borçlarımı kapatmak için yüklü miktarda kredi çektim. Aynı hafta içerisinde takım elbisemi ütüleyip, ayakkabılarımı boyadım ve traş olup kurumsal bir şirkette iş görüşmesine gittim. Daha önce iş tecrübem olup olmadıklarını sorduklarında hayır dedim, görüşmeye ingilizce devam etmek istediklerinde ise alright. Görüşme berbat geçmişti ama artık ayak işi yaptıracak bir stajyer avukata nasıl ihtiyaçları varsa işe kabul edildim. Günlerim ofiste fotokopi çekerek ve telefonla tahsilat yapmaya çalışarak ( - Ama bu sefer parfüm kokuları eşliğinde. ) ya da adliye adliye dolaşıp evrak dağıtarak veya hacizlerle ülkenin dört bir yanını dolaşarak geçiyordu ama bazen onun hala o handa; daktilosunun sesiyle yankılanan odasında çalışarak ölümü beklediğini düşünüp, ürperirdim.

 

1 Mayıs 2013 Çarşamba

İlişkiler



           1257 gündür bir kadınla aynı evi paylaşıyordu. Ömründen geriye kalan iyi iyiniyetli bir hesapla önündeki 35 yıl boyunca yine iyiniyetli bir hesapla 35 farklı insanı derinlemesine tanımak yerine aynı insanla sığ bir beraberlik yaşamayı seçmişti. Aslında buna seçim de denemezdi; ya diğer yaşıtları gibi delirmemek için farklı farklı hobiler geliştirecek- ki bunun için çok tembeldi,  ya da gerçek hayatın başka yerde yaşandığı fikrini kafasından biraz da olsa atabilmek için evlenecekti. Zaten zaman da çok hızlı akıp gidiyordu ve hayattaki amaç da çocuk sahibi olup bir şekilde türünün devamına katkı sağlamak değil miydi, hem ne kadar da erken davranırsa o kadar iyiydi. Fakat evlendikten sonra işler hiç de tahmin ettiği gibi gitmedi. Kadının ne zaman tuvalete gideceğinden tut da vücudundaki kıvrımların şekline kadar her şeyi öğrenmesi sadece birkaç haftasını almıştı. Evlenirken de zaten yeteri kadar yıprattıkları ilişkileri nedeniyle pek bir şey hissetmediği bu kadından gün geçtikçe daha da soğuyordu artık. Bunun dışında bütün gününü bir ofiste insanlara kendi içerisinde çalıştığı gibi binalar çizmekle geçiriyordu ve iş hayatı dışında sadece haftasonları dışarı çıkıyorlardı. İşini de sevmiyordu, üstüne üstlük evlenince etrafında pek fazla arkadaşı da kalmamıştı. Çalışmaktan geriye kalan boş zamanlarını da yine insanların eşi olarak adlandırdığı ama aslında bu kanıya nereden vardıklarını anlamadığı bu kadınla beraber harcıyordu. Tabi yine kendi çizdiği alışveriş merkezlerine benzeyen binalarda bütün hafta zorlukla kazandığı parayı saçma sapan kıyafetlere harcayıp, mutluluk verici yağlı yiyecekleri yemeye beraber zaman geçirmek denebilirse işte. Ya bu kadın onun ömrünün sayılı günleriyle takas edip karşılığında kazandığı parayı ne kadar da kolay harcıyordu. Bu arada her geçen gün biraz daha eskidiğini hissediyor ama bir şeyleri değiştirecek enerjiyi de kendisinde asla bulamıyordu. Zaten kendisiyle ilgili kararları kimseye danışmadan alması gerektiğini çok eskiden öğrenmesi gerekirken yine başka insanları dinlemiş ve belki bir şeyler yoluna girer diye çocuk sahibi olmaya karar vermişlerdi. Yani kadın karar vermişti, o da daha fazla karşı koyamamıştı çünkü hiç huzuru kalmamıştı. Çocuk sahibi olmak için de o zaten her zaman yaptığını yapmış ama olmamış sonra doktor doktor gezmişler, bütün birikimlerini harcamışlar, planlı yaşanan cinsellikle birbirlerinden soğumuşlar, ama en sonunda da başarmışlardı. Bundan sonrasına zaten karışmıyor gerisini o kadın bir şekilde hallediyordu. Ama tehlikenin de farkındaydı. Hiçbir b.k düzelmemişti ve çok daha kötüye gidecekti. Bir kere çocuğun o kadına ya da ailesine benzeme ihtimali bile onun canını fazlasıyla sıkıyordu. Sonra çocuk kız olursa ne yapardı, sevebilecek miydi? Ayrıca elinden gelenin en iyisi yapsa bile çocuğun yanında yeteri kadar olamayacağını ve ona hiçbir şey öğretemeyeceğini de biliyordu. Aslında pek bir şey öğreteceği de yoktu.  Ne insan ilişkilerinden anlardı, ne de hayat hakkında her hangi birine yön gösterebilecek bilgilere sahipti. Üstüne üstlük bir de karısı çalışmayı bırakacak; iyice ona asalak olacak, bununla da kalmayıp kendi annesini de eve çağıracak – ki kayınvalidesini gördükçe karısının ileride nasıl görüneceğini fark edip kahroluyordu ve onu hep beraber iyice boğacaklardı. Çocuğun geleceğini planlamaktansa, kayınvalidesi gelince nasıl yalnız kalarak mastürbasyon yapacağını bile daha çok düşünmeye başlamıştı çünkü karısıyla uzun zamandır aralarında bir şey olmuyordu. Zaten olsa bile adam aslında 31cinin tekiydi. Umarım ne kadar berbat bir adam olduğunu bu son cümleyle biraz da olsa anlayabilmişsinizdir. Bu arada kendini gitgide köşeye sıkışmış hissediyor ve hayatının sıkıcılığını akşamları içki içerek azaltmaya çalışıyor ve eşi ile doğacak çocuklarının rızkını içkiye yatırıyordu. Ama bu süreç de pek uzun sürmedi çünkü akşamları içki içmesi de babasını biraz daha iyi anlaması dışında pek bir işine yaramamıştı doğrusu. Oysaki ne hayalleri vardı; düzenli bir seks hayatı, ev yemeği, temiz çamaşırlar. Evet, ne kadar geri zekalı bir adam olduğunu da zaten kurduğu hayallerden de anlayabilirdiniz. Devamlı eşinden kirli çamaşırlarını yıkamasını bekleyip yemek hazırlamasını talep ediyor ve kazandığı paranın bir kısmını evin giderleri için ayırması isterken bir de cinsel açıdan sadece kendi mutluluğunu düşünüyordu. Ama ona sorarsanız bal gibi de haklıydı. Bir kere kendisini inanılmaz kandırılmış hissediyordu, düşlediği gelecekten çok uzak bir hayat yaşıyordu. İtiraf etmesi gerekirse hisleri onu aldatmıştı, evet karısına karşı artık hiçbir şey hissetmiyordu ama çabalamak yerine yine onu suçlayıp onun hayatını cehenneme çevirmeyi uygun görüyordu.

          Gerçi zavallı kadına da kocası olacak bu mendebur adam aslında bir hayvan kadar bile çekici gelmiyordu ama bir kere evlenmişti artık, e çocuk sahibi olabileceği bir adamı da bulmuştu ve bu saatten sonra tek başına kalıp çocuğun da babasız büyümesi fikri pek de hoş değildi. Gerçi evlenmek iyiydi hoştu belki ama adamın bu kadar ailesine bağlı olduğunu hiç tahmin edememişti. Koskoca adam annesinin sözünden çıkmıyor ve annesini mutlu etmek için ona karşı ne kadar da kırıcı olabiliyordu. Ayrıca adamın arkasını toplamaktan da fenalık gelmişti. Bir insanın giydiklerini kirli çamaşır sepetine atması, yemek yedikten sonra tabağını bulaşık makinasını yerleştirmesi ya da traş olduktan sonra lavaboyu temizlemesi ne kadar zor olabilirdi. Ya da hafta içi her akşam o evde oturmak mı gerekirdi, belki bir akşam bile olsa dışarıda oturup bir kahve içip sohbet etseler bir şeyler yoluna girecekti. Ya da birkaç günlüğüne bir tatile gidip baş başa kalabilseler ve konuşsalar? Gerçi onları da geçmişti artık beraber el ele tutuşup ömrünün sonuna kadar mutlu olabileceğini düşündüğü bu adamla yanyana televizyonda bir dizi bile izleyemiyorlardı ki. Birlikte dünyayı gezme hayalleri kurduğu adam bu muydu, ama bu adam annesine gitmek dışında k.çını koltuktan hiç mi hiç kaldıracağa benzemiyordu. Ayrıca o kadar entelektüel bir görüntüsü olmasına rağmen evlilikleri boyunca bir kitap okuduğunu bile görmemişti, yoksa bugüne kadar hayatına giren bütün insanlara hep aynı şeyleri mi anlatıyordu. Bazen nefes almakta cidden zorlanıyordu kadın, ne yapsın o da kendini iyice işine vermişti artık. Bir zamanlar onun çalışmasını istemeyen bu adam artık onun maaşıyla hesaplar da yapıyordu ama kadın için bu hiç de önemli değildi. Nasılsa iş yerindeyken zaman yoğun bir şekilde öyle ya da böyle akıyordu ya. Tatil günleri de adamın anne baba sevdası yüzünden çekilmez hale gelse de bunun da önüne geçmek için bir şekilde alışverişi ya da ev işlerini bahane ediyor en azından o insanların yüzünü bir süre görmüyordu. ( -Şeytan görsündü yüzlerini! ) Bunun dışında onu yemeğe çıkaran, hediyeler alan, iltifatlar eden adam çoktan yerini bambaşka bir canlıya bırakmıştı. O da ne yapsın iş hayatındaki küçük sosyal flörtlerle kendini iyi hissetmeye çalışıyordu. Yani eşi kadar kötü biri değildi belki ama o da sütten çıkmış ak kaşık değildi işte. Bu adam olmasa da nasıl olsa biriyle evlenecekti, en azından aldatılmadığından emindi. Yani adam o kadar anneci ve bir o kadar da beceriksizdi ki, herhalde buna asla cesaret edemezdi. Boşanmayı da düşünüyordu ama zaten hiçbir arkadaşı mutlu değildi, hem sahi boşanacak olursa konu komşu akrabalar ne derdi.
 
Ne derlerdi söyleyeyim mi; hiçbir şey sizin mutluluğundan önemli değil derlerdi, hayat sizin hayatınız ve bir kere dünyaya geliyorsunuz, nasıl mutlu olacaksanız öyle davranın derlerdi. İşte en fazla benim gibi gıybetçi patavatsızın biri arkanızdan goy goyunuzu yapardı o da en fazla bir ya da iki gün sürerdi. Neden mi? Çünkü siz ne kadar kendinizi dünyanın merkezinde zannederseniz zannedin, işin aslı şu ki üzgünüm ama kimsenin çok da umurumda değilsiniz. Aslında herkesin kendi hayatıyla ilgili o kadar fazla sıkıntısı var ki, yani öyle sizin dedikodunuzu yapmak için ahım şahım bir zaman ayıracaklarını falan da hiç zannetmeyin. Belki siz de devamlı sorunlarınızdan bahsetmek yerine yeni kararlar alıp hayatınıza devam etmelisiniz; her şeyden şikayet etmek yerine de belki artık bir şeylere şükretmelisiniz, ya da birbirinizi eleştirmek yerine birbirinizi anlamaya çalışmalısınız işte bilmem. Çünkü tarih bunları yazmayacak ve sizce de hayatınızla ilgili bir şeyler yapmak için yeteri kadar zaman kaybetmediniz mi? En azından bunları bir düşünün, olur mu…