4 Mayıs 2013 Cumartesi

İş Hayatı



Neden gülüyorsun diye sorduğunu hatırlıyorum. Adliyenin karşısındaki eski bir handa aynı odadaki tek masayı karşılıklı olarak kullanıyorduk ama her şey normalmiş gibi davranıyordu, sanki olması gereken buymuş gibi. Aslında şanslıydım çünkü eski de olsa bilgisayarı kullanan bendim; lütfetmişti, o ise daktilo kullanıyordu. Yıl 2006’ydı ama hala daktilo kullanıyordu. Tamam benim de evde bir daktilom vardı ve bu kabul edilebilir bir şeydi ama eski dilekçeler üzerinde oynamaya yapabildiğinizden çalışırken bilgisayar işinizi çok daha fazla kolaylaştırıyordu. Ama bunu anlamıyordu, anlamasını da beklemiyordum. Bazen onun hala o handa, daktilosunun sesiyle yankılanan odasında çalışarak ölümü beklediğini düşünürüm de ürperirim.
 
Peki neden onunla çalışıyordum? Kira, faturalar ve üniversiteden kalan diğer borçlarımı ödemek için paraya ihtiyacım vardı ve staj için görüştüğüm diğer bürolar gerçekten çok can sıkıcı maaşlar teklif ediyorlardı. Karın tokluğuna çalışmanı isteyen mi dersin, üç kuruş için sana çay çorba servisini bile yaptıranı mı istersin… Gerçi bu meslektaşım da çok büyük vaatlerde bulunmamıştı belki ama dava ve icra dosyalarından gelecek paralardan prim alacaktım, ne kadar kötü olabilirdi ki?! Belki üzerinde çalışacak dava ve icra dosyası olsaydı bu kadar kötü olmayabilirdi. İlk birkaç gün avukatlık böyle bir şey herhalde diyordum içimden. Hiç ama hiçbir şey yapmıyorduk. Bazen elime bir kağıt tutuşturur ve adliyedeki bazı dosyalarına bakmamı isterdi. Mahkeme kalemleri ve icra müdürlüklerindeki o iyiniyetli ama bir o kadar da işgüzar memurların, yanında staj yaptığım avukatı öğrendiklerinde suratlarının aldığı şekli gördüğümde aslında bazı şeylerin yolunda gitmediğini anlamam gerekirdi. Sanırım icra dosyaları zaten batıktı ve dava dosyalarının da tahsil kabiliyeti yoktu. Sabah ofise geldiğimde, -tabi buraya ne kadar ofis diyebilirseniz işte, orada oluyordu; akşam olduğunda ise zaten ofisten benden önce çıktığını da hiç görmemiştim. Böyle şeyleri konuşmuyorduk ama sanırım orada yaşıyordu. Cep telefonu kullanmıyordu ve ofiste ( - Han odasında. ) internet yoktu, internet olsa bile önümdeki makinayla ona bağlanabileceğimi sanmıyordum. Kasası yan duran ve ekranı yeşil olan hani yıllar once banka şubelerinde görebileceğiniz çok eski bir modeldi, umarım anlatabilmişimdir. İlk iş günümde sabah kahvaltısını işyerinde etmek gibi bir hata yapmamla beraber ihale de bana kalmıştı artık bir kere, her sabah ona da börek götürüyordum. Öğlene kadar içerideki börek kokusu ancak geçicek gibi oluyordu ama o zaman da dışarıdan köfte söylüyordu. Bana ne yemek istediğimi sormuyordu. Telefonu sadece köfte sipariş etmek için kullanıyordu. Hayatındaki en büyük sorunu köftenin yanında piyaz ya da salata söylemekmiş gibi davranıyordu. Bunun için çok düşünüyordu ama hangisine karar verirse versin hep bol soğanlı yiyordu. Sabahki börek kokularından arınan han odası bu sefer de leş gibi soğan kokuyordu. Öğle yemeğini yedikten sonra genelde bir süre yerinde duramazdı. Hanın koridoruna çıkıp dakikalarca volta atıp kendi kendine söylenirdi.  Akıl hastası falan olduğundan şüphelenmeye başlamıştım. Sigarayı yeni bırakmıştım ama adam akşama kadar o kadar çok sigara içiyordu ki, bu seferde pasif içicilikten kanser olacaktım. Bazı sabahlar ortak kullandığımız masada viski şişesi görürdüm, bir başka sabah ise elimde börek günün nasıl biteceğini kara kara düşünüp odaya tam girerken onu namaz kılarken buluverirdim. Bir süre sonra – bana adliyede yaptıracak iş bulamayınca, beni faturalarını yatırtmak için falan kullanmaya başladı. Aslında ofiste çok fazla dosya vardı ama üzerlerinde çalışmama izin vermiyordu. Bir kere onları incelemek istediğimde; daha bunun için vaktin gelmediğini, her şeyin bir sırası olduğunu tane tane anlatıp eğer bir şeylerle uğraşmak istiyorsam da masadaki kanun metinlerini okuyabileceğimi söyleyip hevesimi bir güzel kursağımda bırakmıştı. Ee, ben nasıl para kazanacaktım zaten bir şey de öğrendiğim yoktu. İş yerinde hiç konuşmuyorduk ve dış dünyayla bağlantımızı sağlayabilecek sadece ufak bir radyo vardı, o da devamlı aynı müziklerin çaldığı bir istasyona ayarlıydı. Bir gün yine öğle yemeğinden sonraki voltasını tamamlayıp yanıma bu sefer koltuk altında bir tavlayla geldiğinde, oynamayı bilip bilmediğimi sordu. Oynamak istemiyordum ama o zaten bunu merak etmiyordu, sadece bilip bilmediğimi sormuştu. Ben yalan söylemem sevgili arkadaşlarım, oynamayı biliyordum ve zaten bilmesem bile tavlayı geri götürceğe de pek benzemiyordu. Pulları dizdi ve iddiaya girmeden oynamanın keyifli olmayacağını eğer kabul edersem herhangi bir akşam yemeği için oynamayı teklif etti. Onunla beraber bir öğün daha yersem kusabilirdim ama onun için üzülüyordum da, çok yalnızdı bunu anlayabiliyordunuz. Adam aslında stajyer değil de, yalnızlıktan delirmemek için bir arkadaş arıyordu sanki. Akşama kadar tavla oynadık ve beni defalarca yendi. Çok mutlu olmuştu. Sabah börek aldığım yetmiyormuş gibi bir de şimdi akşam yemeği ısmarlamak zorunda kalacaktım ama gerçekten bunu kafama takmıyordum, çünkü mutluydu, bunu görebiliyordunuz.
 
Bir öğleden sonra ilk defa telefon çaldı. Başta anlam veremedim; yeni yemek yemiştik ve yine koridorda volta atmaya çıkmıştı, bu yüzden soğan kokan odada yalnızdım. Oradayken zaman o kadar tuhaf geçiyordu ki, öğleden önce olduğunu börek kokusundan, öğleden sonra olduğunu da soğan kokusundan, akşam olduğunu ise sigara kokusundan anlıyordum artık. Size yalan söyleyemem; zaten kimseye söylemem, o volta atarken ben de o sırada yapacak daha iyi bir şey bulamadığımdan biraz kestirirdim. Telefon ısrarla çalmaya devam edince açtım; karşıdaki ses ‘Ozan’ dedi, sesi tanıdım bu oydu ve ‘ -Hala anlamadın mı? ‘ diye devam etti. Şaşırmıştım ama zaten uyku sersemiydim ve şuursuzca dedim ‘ –Neyi? ‘. ‘ -Ben senin gelecekteki halinim.’ dedi ve telefonu suratıma kapatıverdi. Sıkıldığını biliyordum ama bu kadarını da tahmin etmiyordum. Neredeyse bir aydır yanındaydım ve hiç bir şey öğrenememiştim, kaldı ki zaten para vereceğe falan da benzemiyordu. Sinirlenmiştim. Geri geldiğinde bunu konuşacaktım, resmen benimle dalga geçiyordu. Ama onu beklerken de biraz sakinleşmem lazımdı, bir şeylerle uğraşmalıydım. Dolaptan rastgele bir klasör seçip elime aldım, zaten uzun zamandır ne filmler çevirdiğini merak ediyordum ve canımın sıkıntısı belki böylece biraz da olsa geçerdi. Klasörü açtığınızda bir tuhaflık olduğunu anlıyordunuz. Daha önce hiç duruşmaya girmemiştim ama zaten bunların dava dosyası olmadığını anlamak için avukat olmanıza da gerek yoktu. Bu adam resmen roman gibi bir şey yazıyordu. Tam yazdıklarına göz atacakken sesiyle irkildim ve ' –Ozan ‘ dedi ve devamla ‘ - Evet ben senin geleceğinim ama o kadar sıkıcısın ki bugün seni öldürüp bu hayattan kurtaracağım. ‘ diye de ekledi. Etraftaki renkler ve şekiller tuhaflaştı. Masada ter içinde ve ağzımın yanında salyalar zıplayarak uyanmışım. Her zaman yaptığım gibi yemekten sonra biraz kestiriyordum ama o sıralar sigarayı da yeni bırakmıştım, sanırım bu nedenle bilinçaltım s.çmış durumdaydı. Gördüğüm rüya sinirimi bozmuştu ve gülüyordum. İste tam bu an içeri girdi ve neden güldüğümü sordu.
 
Ondan bir kuruş para istemeden ama tavlada kazandığı akşam yemeğini de ısmarlamadan o gün işi bıraktım ve bir bankaya uğrayıp borçlarımı kapatmak için yüklü miktarda kredi çektim. Aynı hafta içerisinde takım elbisemi ütüleyip, ayakkabılarımı boyadım ve traş olup kurumsal bir şirkette iş görüşmesine gittim. Daha önce iş tecrübem olup olmadıklarını sorduklarında hayır dedim, görüşmeye ingilizce devam etmek istediklerinde ise alright. Görüşme berbat geçmişti ama artık ayak işi yaptıracak bir stajyer avukata nasıl ihtiyaçları varsa işe kabul edildim. Günlerim ofiste fotokopi çekerek ve telefonla tahsilat yapmaya çalışarak ( - Ama bu sefer parfüm kokuları eşliğinde. ) ya da adliye adliye dolaşıp evrak dağıtarak veya hacizlerle ülkenin dört bir yanını dolaşarak geçiyordu ama bazen onun hala o handa; daktilosunun sesiyle yankılanan odasında çalışarak ölümü beklediğini düşünüp, ürperirdim.

 

2 yorum:

  1. Kişilere ait yazıların yer aldığı blogları okumayı pek sevmediğim halde hepsini keyifle okudum (bir oturuşta değil tabii, bir süredir ara ara takip ediyorum). Bu hikâye nedense bana Gogol'ün Palto'sunu anımsattı. Genel olarak tüm yazıların anlatım dilinden Rus yazarları okuduğunuz ve onların anlatım dilinden etkilendiğiniz sonucunu çıkardım (yanılıyor da olabilirim tabii). Ayrıca özellikle bazı yazılardaki iğneleyici, ince mizah da okumayı son derece keyifli hale getiriyor ve bazen gülümsediğinizin farkına varıyorsunuz okurken.
    Son olarak özel olmayacaksa merak ettiğim bir şey var. Anlattığınız hikâyeler birinci elden deneyimleriniz mi yoksa hayal ürünü mü? Bunu sormamın nedeni biraz da şunu öğrenmek aslında: Yaşadıklarınızı eğlenceli ve okumaya teşvik edici bir dille kaleme mi alabiliyorsunuz yoksa bunun yanında kurgu yeteneğine de mi sahipsiniz?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Biri merhaba, öncelikle yorum yaptığın için teşekkür ederim çünkü o kadar yazıdan sonra bu gelen ilk yorum ve benim için önemliydi. Karaladıklarımın hepsini okuduğunu söylemişsin; aslında bunu söylemesen de anlayabilirdim çünkü yorumu en içime sinen yazıma yapmışsın, açık söylemem gerekirse diğer yazıları biraz daha aceleyle ve özensiz kaleme almıştım. Rus edebiyatı konusunda da herkes gibi hayatımın bir döneminde okumuştum ama şu sıralar farklı yazarları okuyorum ama okuduğum bu yazarlar da Rus edebiyatı okuyorlarsa ben de onlardan etkilenmiş olabilirim tabi bilmiyorum. Yorumun o kadar iyi hissettirdi ki üzerinde çalıştığım ama yayınlamadığım bir yazım vardı, sanırım artık onu yayınlayabilirim. Bu arada başından geçenler mi yoksa kurgu mu demişsin, olan biteni yazıyorum genelde ama bazı hikayelerimi birleştirdiğim de oluyor. Okurken yüzünde tebessüm olmasını da çok sevdim, birşeyler hissettirebildiysem ne mutlu bana.

      Sil