27 Temmuz 2013 Cumartesi

Ölüm

         

          Eğer çoğu arkadaşınız evlenmiş ya da sizi bırakıp gitmiş ve siz de yalnızlığınızı bir kedi alarak unutmak istiyorsanız size bir tavsiyem var, yapmayın. Bundan eminim çünkü ben yaptım ve çok üzüldüm. Gerçekten anne babanızı dinleyin ve spora falan başlayın ya da yeni bir müzik aleti çalmayı deneyin, bilmem; ama sakın gidip de bir kedi falan almayın çünkü o da sizi terk edip gidince daha çok üzülüyorsunuz.

          ‘Ya en azından aynı kaptan yemek yemesem?’, ‘Yok abi!' diyor, ‘Bu önemli, hem şifadır.’ İstanbul’un varoş mahallelerinden birinin arka sokağındayız ama kaldırımın üzerine bir tarafları yukarıda duracak şekilde parkedilmiş araçların markalarından hedefimize yaklaştığımızı hissedebiliyorsunuz. Buradaki arabaların en ucuzunun fiyatı zavallı anne ve gariban babalarımızın bütün ömürleri boyunca köpek gibi çalışıp bir ihtimal sahip olabileceği evin fiyatına eşdeğer ve ben bu insanların bu arabaları almak için o kadar çok çalışmak zorunda kaldıklarını hiç zannetmiyorum. ‘Peki namazı nasıl yapıcaz?’ diyorum, ‘Hiç kılmadım ben, ya anlarlarsa?’ Her varoşta olduğu gibi biz akşamın karanlığında ilerledikçe sokaktaki kediler çirkinleşirken kuzenim ‘Koluma girersin abi.’ diyor, ‘Aynı anda oturup kalkarız, farketmezler.’ İçimden senin için söylemesi kolay tabi, kaç sene imam hatipte okuyan ben değilim herhalde diyorum ama bu dışarıya peki öyle olsun diye yansıyor. Ayaklarım geri geri gidiyor inanın; insan tavana bakarak boş boş yatakta uzanmayı özler mi, ben şimdiden özledim. Genellikle zorla veya istemeyerek bir şeyler yaptığımda normalde şikayet ettiğim hayatımla ilgili işte böyle bir iyimserlik kaplar içimi. Her ne kadar düşlediğim hayatı yaşamasam da yine de mutsuz olmam için herhangi bir neden olmadığını düşünüp dururum. Bunları düşünürken ‘Abi abdest aldın di mı?’ diyor, ‘Bak başımıza bir iş gelmesin?’ Ne abdesti, duş alıyorum ben o sayılmıyor mudur? Neyse bunu tartışacak değilim, ‘Orada alamıyor muyuz?’ diye geçiştiriyorum. ‘Hayır abi.’ diyor, ‘Ötekinden boy abdesti.’ Bu arada bana abi dediğine bakmayın aslında kendisi kuzenim olur ve sanırım intahar edeceğimi düşünüyor olacak ki depresif ruh halimden kurtarmak için bugün son bir şans beni bir tekkeye götürüyor.

          Aslında intahar falan etmiyordum. Gümüş öldükten sonra uzun bisiklet gezilerine başlamıştım, saatler süren. Gerçi balık falan tutmak da biraz olsun beni rahatlatabilirdi ama balık bana kedileri hatırlatıyordu, kediler de rahmetliyi. Ben de bu yüzden iş çıkışı bacaklarımı hissetmeyinceye kadar bisiklete biniyor ve eve geldiğim gibi duşa girip ağlayamayacak kadar yorgun olduğumdan kendimi yatağa atıyordum. Uyku hep galip gelir. Bugün zorla tekkeye götürülmemin nedeni ise bu bisiklet turlarımdan birinde önüme çıkan ve inşaat için gelişigüzel şekilde bir apartmanın önüne yığılmış bir kum tepesiydi. Yine ofisten çıktığım gibi kendimi eve zor atmıştım ve saatlerdir bisikletin üzerindeydim. Artık endorfin salgılamak yerine acı çekiyordum. Gözyaşlarımdan mı yoksa başımdan aşağı boşanan terden mi bilmiyorum ama gözlerin acıyordu ve önümü görmekte zorlanmaya başlamıştım. İşte bu nedenle o kum tepesini son anda farketmiştim. Profesyonel bir bisikletçi bu gibi durumlarda arka freni kullanıp bisikletini kaydırarak durdururken hayatının her alanında amatörlük akan ben her zamanki gibi yanlış bir karar vermiş ve daha da hızlanıp kum tepesini aşabileceğimi düşünmüştüm. Her zaman ki gibi hiç bir şey hayal ettiğim gibi gitmedi. Bisiklet kuma saplandı, ben havaya uçup kum tepesinin arkasındaki parketmiş arabaya çarptım, arabanın alarmı çaldı, burnum kanarken arabanın sahibi pencereden bakıp arabanın alarmını susturdu, ben kuzenimi aradım, o gelip beni aldı ve hastaneye götürdü, bisikleti orada bıraktık ve bir daha da bulamadık.

          İşte bu nedenle şimdi tekkeye girerken içerideki ayak ve hacı misi kokusuyla beraber kırık burnumdan gelen kan kokusunu da alıyorum. Evet, haklısınız dünyanın en iyi aroması değil ama şimdi bunları düşünecek değilim. Normalde Çehov veya Gogol'un hikayelerininde kullandıkları tasviri çok severim sevgili arkadaşlarım ama hem tasvir yaparak sizi sıkacağımdan korktuğumdan hem de uzun yazıları okumayı sevmediğinizi bildiğimden burayı tasvir etmeyeceğim. Fakat ben bile otuz yaşımdan sonra ilk defa böyle bir yere geldiğimden ve hepinizin ömürleri boyunca böyle bir dergahta bulunmadığınızı varsayarak size burayı biraz anlatmak istiyorum.

          Burası İstanbul'un merkezi ama bir o kadar da varoş görünümlü semtlerinden birisi. Eğer benim gibi daha önce böyle bir yerde bulunmamışsanız etrafındaki evlerden burayı ayırt etmeniz çok zor. Bugün kuzenimin beni getirdiği bu tekkenin eraftaki karikatürden çıkmış gibi duran gecekondulardan tek farkı bahçesinin biraz daha büyük olması ve ağaçlardan binayı göremiyor oluşunuz. Bahçeden girerken kimse sizi durdurmuyor, çimen ve rutubet kokulu yoldan giderken size kimse eşlik etmiyor. Kısa bir yürüyüşün ardından ellerinizi değdirseniz tarihi ve sanatı yoğun şekilde hissedebileceğiniz bir kapıya rastlıyorsunuz. Aman Allahım, kapı ne kadar da görkemli. Kapının önünde sizi hırpani görünüşlü bir adam karşılıyor ama öyle gece kulübü girişlerinde görebileceğiniz türden izbandut gibi tiplerle hiç bir alakası yok bu herifin. Hatta ömrü boyunca katıldığı bütün kavgalarda dayak yemiş benim gibi birine bile gereksiz bir özgüven aşılayan bir adam bu. İşte bu adamla Allah'ın selamını karşılıklı alıp verdikten sonra bu tarihi yapıdan içeri girip kimi tesbih çeken, kimi sohbet eden, bir kısmı Kur'an okuyan adamların arasında kendinize bir yer seçiyorsunuz.

          En kötü ne olabilir ki demiştim buraya gelirken içimden; bunu bir ritüel olarak düşünmek işimi kolaylaştıracaktı, yoga ya da meditasyon gibi işte. Ne kaybederdim ki sonuçta ne zen budizm gibi kendime bir yol seçiyordum ne de din değiştiriyordum, en kötü ihtimal eski hayatıma geri dönerdim. Fakat şimdi kuzenimle dergahta oturup bir yandan telefonumdan tuttuğum takım bugün yeni bir transfer yapmış mı diye kontrol ederken yanımdaki kocaman göbeğinden gömleğinin düğmelerinin simetrisi kaymış başı takkeli dişleri estetikten yoksun amca, ‘Cehennem nasıl bir yer biliyor musun?’ diyor. Bunu çakmağın var mı gibi yeni bir sohbet başlatırmış gibi yapıyor. Yıllardır başıma gelenlerden olacak cennetin de cehennemin de bu hayatta olduğuna inanan ben, din dersinden sözlüye kalkmış bir öğrenci gibi tam da ağzımı açıp ateşte yanmak ve zebanilerle ilgili süslü cümleler kurmaya hazırlanırken ‘Şşşt!’ diyor hacı amca, ‘Dinle.’ Şimdi size burada detay verip canınızı sıkmak istemiyorum sevgili arkadaşlarım ama eğer cehennem bana anlatıldığı gibi bir yerse hepimiz s.çmış durumdayız gerçekten. Neyse ki beyefendi tam da zakkumun zehri, vücuttan çıkan irin ve derimizin yanıp yanıp tekrar yenilenmesinden bahsederken önümüze bir tencere yemek ve kaşıklarla ekmek koyuluyor ve tam bir tok evin aç kedisini andıran kuzenim ‘Allah Ozan abi baksana et var.’ diyor. Buraya gelmemek için öküz kesmeye hazır ben, iki et parçasına tav olan ve iştahla diğer on kişiyle beraber kaşığını tencereye daldıran kuzenime hayretler içerisinde bakakalıyorum. Aklımdan gripten hepatite bulaşbilecek tüm hastalıkların sıralı tam listesi geçerken, hacı amca ‘ Ya sen nasıl avukatsın göz hakkını da bilmiyor musun, hadi götür götür…’ diye beni öyle bir konuma sokuyor ki, üzerimdeki bakışlardan kurtulmak için bana kaşığı tencereye daldırmaktan başka bir çare bırakmıyor. Gerçekten de yemeğin tadı o kadar da kötü değil, yani düzgün bir tabakta servis edilse sıyırıp kuzenimin deyişiyle sünnetleyebilirsiniz bile. Bu arada dışarıdan ezan sesi duyulmaya başlıyor ve insanlar gruplar halinde namaz kılmak için bir odaya doluşmaya başlıyorlar. İşte korktuğum başıma geldi, ben ömrüm boyunca hiç namaz kılmadığımdan şimdi bunu kuzenimle kolkola yapmamız gerekecek. Fakat kuzenim bu sefer beni şaşırtarak ' Ozan abi biliyor musun, şimdi şeyhle görüşmenin tam zamanı.’ diyor. ‘Namazdan sonra başı kalabalık olacaktır.’ Namaz kılmayacağımızdan canıma minnet ama ben yine de şeyhi görmek istemiyorum. Şeyhi görmek istemiyorum sevgili arkadaşlarım çünkü adamın bir ihtimal beni görüp çözmesinden korkuyorum. Kuzenime böyle söylemiyorum tabi ama isteksizliğim nasıl hissediliyorsa artık ‘Fotoğraf da olur.’ diyor kuzenim, ‘Fotoğraftan da sıkıntını alabilir.’ diyor gerizekalı kuzenim, yanımda varmıymış. Var da ‘Bu ne biçim şeyhmiş böyle namaz kılmıyor mu?’ diye soruyorum. ‘Abi ölüp de dirilmiş bizim şeyh.’ diyor, ‘O namaz kılmakla yükümlü değil. Kaç yaşında olduğunu kimse bilmez ama bütün tekkeleede saygı görür. Aslında dünyanın en zengin insanlarındandır ama hırpani bir hayatı seçmiştir.’ Bu saçmalıkları daha fazla dinlemek istemediğimden kuzenime fotoğrafımı veriyorum. ‘Yalnız abi’ diyor, ‘Bir miktar da bağış yapalım, sevaptır.’. Cüzdanımdan bir yirmi lira çıkarıyorum ama kuzenim abi ayıp olur diye iki yüzlük alıyor. ‘Yüzü senin için, diğer yüzü de borç ama geri veririm.’ diyor. B.k veririsin, ne zaman verdin ki. ‘Aynı zamanda ne menem bir şeyhmiş bu, hani çok zengindi?’ ‘Abi o hayat başka bu hayat başka.’ diyor andaval kuzenim. ‘Bu arada sen ayinin olacağı odaya geç ve bana da yer tut, ben başlamadan şeyhle görüşüp gelirim.’

          İnsanlar hala namaz kıldığından ve kuzenimde yanımda olmadığından ayin yapılacak odada sıkıntıdan içime öküz oturuyor ve başlıyorum yine her zamanki gibi Gümüş'ü düşümeye. Size onu hiç anlatmış mıydım? Dinleyin o zamam. Bebeğim bana misafir olduğunda daha bir aylık bile yoktu. Götürdüğüm bütün veterinerler yaşamayacağını ve ona çok fazla bağlanmamamı söylemişlerdi. Ama veterinerler bilmiyordu di mi kızım, canlıları öldüren hastalık değil sıkıntı ve yalnızlıktı. Bir kamyon para harcadım belki ama sekiz sene benimle kaldı prenses. Prenses dediğime bakmayın bugüne kadar onu beğenen ne bir insana ne de başka bir kediye rastladım ama ben çok seviyordum işte, bilmem. Kaka eğitimi hiç olmadı. Ayni gün içerisinde bana altı yedi kere koltuk veya halıdan kaka ve çiş temizletmişliği vardı ama elimden gelenin en iyisini yapsam da olmadı ve o da herkes gibi beni terkedip gitti. Ölürken en son böbrek ve bağırsakları iflas ettiğinden bir parça sıçtığında bile nasıl sevindiğimi hatırlıyorum. Aman Allahım, hala yaşadığı için mutluluktan sıçtığı b.ku bile yiyebilirdim. Çok güzel tüyleri vardı böyle upuzun ve her yere dökerdi bebeğim ama bunları hiç sorun etmiyordum. Ama mesela öldüğü gece onu gömerken hala o tüylerin onu o toprağın altında yeteri kadar sıcak tutamayıp üşüteceğini falan düşünüyordum. Çok sarhoştum o akşam ama telefonumdan kıblenin ne tarafta olduğuma baktığımı ve ne yaptığımı merak eden devriye gezen polislerle tartıştığımı hatırlıyorum. Son nefesini verip rahatladığında nasıl da hafiflemişti kızım. Kutsal metinlerde pek rastlamazsınız ama ruhu oldugunu hissedebiliyordunuz. Kucağımda son nefesini verirken ömrümden al ona ver biraz daha yaşasın diye yalvardığımı hatırlıyorum. Ölümü üzerinden kaç ay geçti ve hala tedavi masraflarını ödüyorum ama hiç de koymuyor gerçekten. Evet, prensesim mezarına ektiğim çiçeklere gübre olalı kaç ay geçti ve işte benim bunları daha fazla düşünmemem lazım, işte bu yüzden buradayım.

         Ayin yapılacak odada birine yer ayırmak, sinemada veya serviste arkadaşınıza yer tutmaya benzemiyor. İnsanlar beni dinlemiyor. Takım elbiseli ve traşlı olmam ya da yeni boyalı ayakkabılarımın burada bir hükmü yok. Dergahın bu odası doldukça ünlü bir şarkıcı ile sinema oyuncusunu bile görüyorum da ama nedense gerizekalı kuzenimi bir türlü göremiyorum. İhtiyacınız olduğu zaman zaten istediğiniz insanlara böyle hiç ulaşamazsınız işte. Zaten artık çok geç, ayin başlamak üzere. Hass.ktir, ben şimdi ne yapıcam. Hiç usul adap bilmem ki. Şimdiden her yer tıklım tıklım doldu ve zor nefes almaya başladım bile. İçeriye birileri giriyor, kıyafetlerinin farklılığından yetkili birileri olduklarını anlıyabiliyorsunuz. Arapça birkaç ilahi, tef sesleri ve ritim yerine oturdukça başlanan zikirle hu çekmeler. Şu an hissettiklerim yıllar önce ilk özel televizyonda aczimendileri gördüğüm an hissetiklerimle aynı. Her şey çok yabani ve tuhaf hissettiriyor, buraya ait olmadığınızı anlayabiliyorsunuz ve buradaki insanların gerçekten rahatlamaya ihtiyacı var, bunu görebiliyorsunuz. Birkaç sayfa kitap okumakla ya da sinemaya gidip bir film izlemekle geçecek türden bir sıkıntı değil bu. Bacaklarım uyuştu, yerimden kalkmak istiyorum ama herkes o kadar trans halindeki buna imkan yok, bari bir yerlerime şiş falan sokmaya çalışmasalar. Tam bunları düşünürken tanıdık bir ses duyuyorum. Aha işte bu gerizekalı kuzenimin sesi, sanırım yanlış bir yerde bağırdı ve herkesin bakışlarını üzerine çekti. Daha fazla dayanamıycam, ben çıkıyorum. İnşallah bir yerlerde kamera falan yoktur çünkü ileride bir de bununla uğraşmak istemiyorum. Bahçeye kendimi zor atıyorum ve kimseler birşey demiyor ama sanırım bir daha buraya gelmeyeceğim. Bahçe bile tuhaf hissettiriyor. Uzaklaşmam lazım ama korkuyorum da ve kuzenimi beklemeye koyuluyorum.
 
          Kısa bir bekleyişten sonra kapıdan kuzenim yaklaşıyor. Ah o ne fenadır o. Midyenin haram olduğunu bildiği halde ne zaman yerken yakalasam ilk defa duymuşmuş gibi davranan kuzenim. Cuma namazını üşengeçliğinden kılmayıp bahane olarak dahul harp zamanı olduğunu ileri süren ama yine de üç namazda bir kalbi mühürlenmesin diye de öfleye pöfleye cumayı kılan kuzenim. Parayla seks yapan ama özellikle yabancıları seçip onları cariye olduklarını ileri sürüp dinen bunda bir sorun olmadığını iddia eden kuzenim. İşte bu kuzenim yanıma yaklaşıyor ve ona ne oldu .mına koyayım hadi anlat diyorum, şeyhle görüştün mü? Kuzenim yürümeye devam ederken bugüne kadar hiç yapmadığı şekilde aniden durup tüm vücudunu bana çevirip birden elleriyle omuz başlarımı tutarak: ‘Ozan abi‘ diyor,  ‘Otistikmişsin sen, bu yüzden şeyh müdahale edemiyormuş sana ama gönlünü ferah tutacakmışsın. Hem otistik olduğun için sana günah da olmuyormuş zaten, cennet de cehennem de olmuyormuş, arasında bir yer mi varmış senin için ne? Napsak ya sana gidip pes mi oynasak… ‘ Nasıl arasında bir yer mi varmış ne? Hass.ktir ulan adam gibi dinlemedin mi, bu öyle geçiştirilecek bir şey mi? Neyse bugüne kadar defalarca teşhis konulmuştu bana ama böylesini ilk defa duyuyordum gerçekten. Otistikmiş miyim; iyi tamam o zaman bunca yıl boşuna çabalamışım, o zaman hayatımda geldiğim yer bile bir mucize, aslında elimden gelenin en iyisini yaparak ulaştığım yer bile büyük bir başarı. Bu duygu beni rahatlatıyor ve içimdeki kötümserlik bedenimden uzaklaşıyor. Şimdi bu akşam burada; gün geceye çoktan dönmüşken ve bugün olanlar da bütün yaşamımın bir özeti gibi yine koca bir hiçken, kuzenimin eve gidip oyun oynama teklifi nedense çok da fena bir fikirmiş gibi gelmemeye başlıyor bana.

13 Temmuz 2013 Cumartesi

Anadolu



      Orta çağdan kalma bir handan farksız olan bu öğretmen evinin lobisinde oturup bir taraftan yakın bir arkadaşıma başıma bir iş gelirse en azından cesedimin bulunup bir mezar taşım olsun diye bu gece nerede kalacağımı bildirirken resepsiyondaki çocuk ( - Tahta bir masa üzerindeki bilgisayarı ne kadar resepsiyon olarak adlandırabilirseniz artık işte. ) ‘ Abi siz okumuş birine benziyorsunuz, anlarsınız diyor. ‘ . Aslında tek istediğim odaya çıkıp uykuya teslim olmak ama ben üniversiteyi yedi sene okudum ve bunu kanıtlamak için bir fırsat bulmuşken elimden geleni yaparım sevgili arkadaşlarım. Bu nedenle uykumdan bir süre daha fedakarlık etme riskini göze alarak ‘ Bilmem, elimden gelen bir şeyse bir bakayım bari... ‘ diye bir şeyler geveliyerek yerimden doğruluyorum. Benimle iligili sorun şu ki; karşımdaki herkesi dünyanın en iyi insanı sanıyorum, herkese iyi niyetle yaklaşıyorum. Karşımdaki çocuğun sorunu da şu ki, artık bütün gün resepsiyonda nasıl canı sıkılmışsa Google’da biraz müstehcen kelime aratmış ve daha sonra bunları silemeyince de birazdan resepsiyonda görevini devralacak iş arkadaşının yediği nanelerden haberdar olmasını istemiyor. Bu insanlar bu yüzü nasıl buluyorlar, gerçekten anlamıyorum. Yani benim başıma böyle bir şey gelse herhalde başkasının yardımını istemektense utancımdan yeni bir bilgisayar alırdım ya da param çıkışmıyorsa da kaçarak oradan uzaklaşırdım falan. Çocuğa ne münasebet birader demek istiyorum ama onun yerine büyük bir ciddiyetle ve klavyenin üzerinde ne türden mikroplar olabileceğini de düşünmemeye çalışarak bana verilen işin başına oturuyorum. Gerçekten elemanın Google’da arattığı kelimeleri gördüğünüzde bir taraftan çocukluğunda ne travmalar geçirdiğini merak ederken aynı zamanda evleneceği kadın için de üzülmeye başlıyorsunuz. Neyse, ben okumuş biriyim ve artık bunu kanıtlamanın vakti. Elimde her zamanki gibi tek atımlık bir kurşun var, bütün hayatımda olduğu gibi. Riske girme şansım yok, başarısız olursam başka bir kredim yok. Ya şimdi buradaki zavallı çocuğun başını beladan kurtarıcam, ya da onun gözünde hep beceriksizin teki olarak anılıcam. Üzerimdeki bu baskıdan biraz da olsa sıyrılıp denetim masasından internet seçeneklerine girip arama geçmişini temizlemem sanırım yeterli olacaktır diye düşünüyorum içimden ama işler hiç de tahmin ettiğim gibi gitmiyor çünkü bu her ne kadar geçmişi temizlese de arama çubuğundaki bir süre önce aratılmış birbirinden ayıp kelimelerin silinmesini sağlamıyor. Hakkımda yanlış şeyler düşünmeyin arkadaşlarım ama noolur; bu işlemi biliyorum çünkü ofisten çıkarken mesai saatleri içerisinde her ne kadar iş hayatında kabul edilmeyecek sitelere girmesem de ofisteki işgüzar arkadaşlarımın eline koz vermek istemediğimden bu işlemi Allah'ın her günü tekrarlıyorum. Ha belki siz şimdi neden geçmişi sili otomatik olarak ayarlamadığımı düşünüyorsunuzdur ama bu da sizin sorununuz, yani bunu biliyorsanız kimbilir siz bütün gün bilgisayarınızda başkasının bilmesini istemeyeceğiniz neler neler yapıyorsunuzdur. Bu arada ben arama geçmişini silmeyi beceremedikçe çocuk stresten nefes almak yerine lütfedip rahatsız olup olmadığımı sormadan yaktığı sigarasını içmeyip neredeyse yiyip yutmaya başlıyor. Beter olsun p.zevenk; zaten bunun nasıl yapılacağını bilsem dört senelik okulu yedi seneden bitirmezdim herhalde, değil mi? Yorgunluk ve uykusuzluk sinirlerimi bozmaya başladı sanırım ve farkındayım, biraz önce size karşı da kaba davrandım, özür dilerim. Neyse biraz sonra resepsiyona gelip buradaki 31ci salağın vardiyasını devralacak kızın Twitter’a girmek için t tuşuna basıp bilgisayarın ona tecavüz pornosu başlığını önerdiğini gördüğünde ben de yüzünün alacağı şekli merak ediyorum ama her yerinden yine özensizlik akan bu hikaye ya da anının siz nasıl adlandırmak istiyorsanız artık işte konusu bugün burada, Anadolu’da bir yerlerde başımdan geçenler ve başlamak için geç bile kaldım.
 
Aslında hikayenin bu sabah havaalanından bindiğim taksiyle başlaması lazımdı, öyle planlamıştım ve biraz önce okuduklarınızı da en son anlatıp karaladıklarımı sonlandıracaktım ama okuyucunun ilgisini çekmek için zamanda atlamalar yapmam gerekiyormuş, bunu bir yerde yeni okudum. Bir taraftan size sıkmamak ama aynı zamanda derdimi anlatmaya çalışmak bir bilseniz ne kadar da zor. Farkettiniz mi yüklemi bu sefer cümlenin sonuna koymadım çünkü en son okuduğum öykü sanatıyla ilgili didaktik yazı bana bunu tembihliyor. Eğer yüklem devamlı cümlenin sonunda olursa siz sevgili arkadaşlarım yine hemen sıkılmaya başlıyormuşsunuz, zaten aksi olsa şaşardım. Yoksa bunları biliyor muydunuz? Merak etmeyin ben de yeni öğrendim ve daha önceki yazılarda uygulamayıp size sıktığım için de üzgünüm. Bir de şey diyordu galiba çok fazla tasvir yapmamalıymışım çünkü artık benim anlattığım bir şeyi sizin bilmemeniz gibi bir ihtimal yokmuş ve tasvir eski zamanlarda mesela herkesin kalemtraş ya da çaydanlık gibi şeyleri bilmediği için kullanılıyormuş. Canıma minnet; zaten bir şeyleri kaleme alırken tasvir yapacak kadar çok fazla üzerinde çalışamıyorum, hayatımı kazanmak için yaptığım iş ömrümde çok fazla boş saat bırakmadığından buna ayıracak zamanım yok. Bu arada hikayenin kurgusunu havaalanı ve taksiyle yapmamdan umarım ağzında gümüş kaşıkla doğmuş züppenin teki olduğum gibi anlamlar çıkarmamışsınızdır çünkü benim gibi akbil iadesi almayı unuttuğu günlerde bile başka şeyleri düşünmekte zorlanan adamlar için bunlar çok büyük lüksler ama müvekkilllerim sağolsunlar işte, işleri hallolduktan sonra böyle şeylerin hesabını yapmazlar. Ama hele bir de hak kaybına uğrasınlar; kör olur badem gözlü olur arkadaşlarım, kel ölür sırma saçlı olur. Neyse bir taksi bulmam lazım çünkü uykumdan fedakarlık yapmayarak uçak biletini yine geç bir saate aldım ve işlerimi yetiştirmek adına belediye, tapu ve vergi dairesindeki bütün o iyiniyetli memurların analarından emdikleri sütü burunlarından da getirmek istemiyorum.
 
Bugün Anadolu’da bir yerlerde uçaktan inip şehir merkezine beni ulaştıracak o taksiyi ararken her ne kadar uçak biletini biraz geç bir saate almış olsam da nasıl uykusuzum arkadaşlarım bir bilseniz. Gece yine bir diziye takıldım ve sonrasında vaktinde uyanamayıp uçağı kaçırma korkusundan da uyuyamayınca hayatıma girip piç eden bütün o insanları düşünüp yatakta döndüm durdum. Bu nedenle bütün enerjimi uçaktaki o bir saatlik uykuya endekslemiştim, tek güvencem oydu. Uçaktayken uyuyabilmiş olmayı ne kadar çok isterdim. Eğer bir saat kadar uyuyabilmiş olsaydım bugün burada ki işlerimi halledebilecek enerjiyi fazlasıyla bulabilecektim ama olmadı. Uçak kalktığı andan itibaren yanımdaki gerizekalı çocuğun midesi bulanmaya başladı ve uçak inene kadar elindeki kusmuk torbasına tükürdü durdu. Aman Allahım ne kadar salak bir çocuktu. Kussaydı rahatlayacaktı ama bir türlü kusamadı. Yanınızdaki çocuk kusmak üzereyken uyamıyordunuz işte. O tükürüp dururken ben uyumaya çalıştım ama başaramadım, yanımda bir kitap vardı fakat tükürükler saçıp kusmaya çalışırken birşeyler de okuyamıyordunuz ki. Bir saat boyunca malak gibi önümdeki koltuğun başlığına bakıp içimden küfürler ederken yanımdaki çocuğun kusmasını bekledim ama o tükürmekten başka bir şey yapamadı. Ne kadar sinir bozucuydu arkadaşlarım bir bilseniz.
 
Şimdi burada, havaalanının önündeyken hepsi ekmeğine psikopat olarak bekleyen bütün o taksiciler arasından birini seçmektense elim her zamanki gibi içgüdüsel olarak telefonuma gidiyor ama bunu uykusuzluğun verdiği bir şuursuzlukla yapmıyorum. Bunu yapıyorum çünkü eğer benim gibi hayatınızı icra işlerinden kazanan bir avukatsanız telefonunuz kabzımal ve şoför numaralarıyla doludur ama bugün burada bulunduğum şehirler bağlantılı kimsenin numarası sanırım bende yok, zaten hayatımda bir şey de yolunda gitse şaşardım Buraya daha önce gelmemiş miydim yoksa, gerçekten hatırlamıyorum. Bütün bu şehirler ve insanlar o kadar çok birbirine benziyor ki benim için. Neyse sıradaki ilk taksiye binmekten başka bir şansım yok. Herkesin kolaylıkla ve hatta keyifle yapacağı taksiye binme eylemi benim gözümde şu an bir zulüm olup nasıl da büyüyor. Mesela Selamün Aleyküm demem lazım, bunun için kendimi hazırlıyorum çünkü yanlışlıkla Aleyküm Selam demek istemiyorum. Ama buna hazırlandığımı da çok belli etmek istemiyorum. Sanki bu benim için çok normal bir şeymiş gibi davranmam lazım, bunu her zaman yaptığımı sanmalarını istiyorum sanki öyle bir insanmışım gibi işte ve ön koltuğa oturmalıyım çünkü şoförün beni g.tü kalkık bir züppe olarak düşünmesini de istemiyorum. Fakat o da ne; taksiye yaklaşırken boğazımı temizleyip Selamün Aleyküm dememle abi hoşgeldin cevabını almam ve arka kapının açılması hesap ediyorum da sadece bir kaç saniye içerisinde oluyor. Peki; demek ki kendim olabilirim hem kasıntı ve de bir o kadar sıkıcı, bu güzel. Şehir merkezine ulaşmam lazım diyorum taksiciye. Belediye tapu falan oradadır di mi? Anadolu’daki şehir merkezleri beni her zaman güvende hissettirir arkadaşlarım. O Atatürk heykeli, belediye binası, tarihi bir caminin olduğu kent meydanları. Hele bir de yöresel yemeklerin yapıldığı tarihi bir lokanta varsa, değmeyin keyfime. Taksicinin ısrarlı soruları karşısında mesleğim ve nereli olduğumla ilgili yalan yanlış bilgileri verirken, - tabi ki İzmirliyim ve bilgisayar satışıyla uğraşıyorum, ne sandınız- radyoda hala gezi parkı direnişi ile ilgili haberleri duyabiliyorsunuz. Şöför her ne kadar Allah’ın selamını almasa da bunu beni duymadığından veya rahat hissettirmek için yaptığını anlıyabiliyorsunuz, çünkü sevabı kaçıracak bir hali yok ve hükümeti desteklediği de her halinden belli. Birden onun beni rahat hissetirmek için katlandıklarını düşününce, ben de onu iyi hissetirmek için bir şeyler yapma ihtiyacı duyuyorum ve hafifçe pencereyi açıp rüzgarın kafamda çok fazla ömrü kalmamış saçlarımı karıştırmasına izin verirken, başlıyorum eylemleri yerip hükümeti övmeye. Bunlar hep dış mihrakların işleriymiş işte; ne gerek varmış böyle şeylere, tam da uzun yıllardan sonra hükümet bir şeyleri yoluna koymaya başladıktan sonra diyorum. Şöför bu söylediklerimden çok mutlu oluyor, bunu görebiliyorsunuz. Dikiz aynasından doğru ‘ He abi ya. ‘ diyor, ‘ Bölücülerin işi hep. ‘ diyor,  ‘ Koskoca hükümetin bunlarla masaya oturacak hali yok ya, çok bile sabretti büyüklerimiz. ‘ Devam ediyorum ‘ Tabi abi diyorum, başka bir ülke olsa çok daha kötüsü olurdu, müdahale geç bile kaldı. Bu insanların milletin huzurunu kaçırmaya ne hakkı var. Bunun tam da bir şeyler düzelirken ülkemizi ne hale getirdiğini farkedemiyor mu hala bu gerizekalılar… ‘ Kendimi bu oyuna tam kaptırmışken ( - Oysa elimde daha ne güzel argümanlar vardı, bunlar daha başlangıçtı. ), taksici geldik abi diyor. Belediye ahanda burası, karşıda da valilikle adliye falan işte.. Yolculuk tahminimden de kısa sürdü ama yine de bunu fatura etmem lazım, bir fişe ihtiyacım var. ‘Abi kusura bakma.’ diyor, ‘Maliyeye uğrayamadım bu aralar ama kartımı vereyim sana buralardaysan arkadaşlardan fiş alıp istiyorsan dönüşte tekrar havalimanına bırakayım seni. ‘ Pekala; bana uyar, zaten daha söyleyeceğim çok fazla şey vardı.
 
Şimdi sizi usulü işlemler ile sıkmayacağım ama bugün burada vekaleten yapacağım şey özetle veraset ve intikal işlemleri. Bu da demek oluyor ki tapu, belediye ve vergi dairesi arasında benim buraların yabancısı olduğumu derinden hissettiren yerel halkın bakışlarına aldırmadan höldür höldür gidip geleceğim. Bu gibi işlemlerde nasıl arızalar çıkar tahmin bile edemezsiniz sevgili arkadaşlarım, sizi bu mesleği seçtiğinize pişman ettirir. Fakat öncelikle bir berbere gidip sakal traşı olmam lazım. Her ne kadar bugün yapacağım işlemler kravat takmamı gerektirecek resmilikte olmasa da işlemleri kolaylaştırmak adına buraya takım elbiseyle geldim. Bu sıcakta takım elbise giyiyorum çünkü bankonun arkasındaki memurlar sizden hoşlanmazlarsa işlerinizi ne kadar zorlaştırabileceklerini bilemiyorsunuz. Gerçi saçlarım karakterimdeki gediği ortaya çıkaracak kadar uzun ve özensiz ama burası da s.ktiminin askeriyesi değil herhalde. Şehir merkezindeki saat kulesiyle beraber atmosferi tamamlayan o eski fotoğrafçı dükkanının yanına önündeki tezgahta envai çeşit ıvız zıvırla bir nevi dükkan açmış yaşlı adama yaklaşıp, önce iyi günler dileyip akabinde de yakınlarda bir berber olup olmadığını soruyorum. Amca halinin hatrının sorulduğu için memnun olduğunu dile getirip öncelikle bana hayatıyla ilgili kısa bir özet geçerken ( -Önce ayakkabı tamirciliği yapmış, bir ara bıçak bilemiş, iki çocuk okutuyormuş ve ayağı da sakatmış ama Allah'a şükürmüş. )  gözüm fotoğrafçının vitrininde bir zamanlar genç ve mutlu olduğununun mesajını veren o insanların bakışlarına kayıyor. Amca bana berberi tarif ediyor ama ben şu an orada değilim çünkü eski fotoğraflar beni her zaman çok korkutmuştur. Biliyor musunuz küçükken evdeki fotoğraf albümündeki ölmüş akrabalarımın fotoğraflarıyla konuşurdum ve bana o karenin içinde ne kadar çok sıkıldıklarını anlatırlardı, zavallı ruhları oraya sıkışıp kalmışmış. Bu yüzden zorunda olmadıkça çok fazla fotoğraf da çektirmem. Neyse bu başka bir hikayenin konusu, bunu burada harcamak istemiyorum. Traş olacağım zamanı bunları düşünüp aynı zamanda amcayı kırmamak için lafını bölmeden harcadıktan sonra (- Belki de berber doludur ve zaten orada yerel gazeteleri okurken sıra bekleyecektim diye sakinleştiriyordum kendimi. ) amcanın tarif ettiği gibi meydanın ilerisindeki baharatçılara parallel gidip ne b.k olduğu belli olmayan kokuyu teneffüs ederken birden berber dükkanını buluveriyorum. Berber dükkanını gördüğünüzde oradan nasıl faça içinde çıkabileceğinizi hissedebiliyorsunuz. İyi günler dediğim berberde alayküm selam cevabını alıyorum ama bunu kafama takmıyorum, Allahtan sıra yok. Hemen ceketimi çıkarıp kravatımı gevşetiyorum ve abi sakal diyorum. Adamın yüzünden nasıl hayal kırıklığına uğradığını görebiliyorsunuz, oysa ki saçlarımı tek bildiği modelle kuş yuvası şeklinde kırpıp nasıl da onbeş lirayı cebine atası var kimbilir. Hoşgeldiniz diyip yüzüme süreceği sakal suyunu hazırlarken, ben bu sefer içimden Eskişehirli bir mimar olmaya karar veriyorum. Her ağzımı açışım yalan sanıyorsunuz değil mi? O zaman dinleyin. Şehir dışındayken gerekmedikçe asla avukat olduğumu söylemiyorum, o bir kere olur. Bazen ilaç mümessili olurum, bazen baytar. On saatlik bir otobüs yolculuğu boyunca siz de hukuksal danışmanlık verseydiniz, siz de söylemezdiniz sevgili arkadaşlarım. Berberde traş olurken olası bir sohbete dahil edilmekten korkan ben tüm bunları düşünürken adam çoktan jiletini değiştirmeden kullandığı usturayla suratımı kazıyor ve mimari ile ilgili merak ettiği çok fazla bir şey olmadığından mı ne başlıyor bana çocuğunun beton zeminde rövaşata cekip kafa üstü çakıldıktan sonra nasıl ders notlarının düzeldiğini anlatmaya başlamaya. Sanırım benimle dalga geçiyor ama ne diyebilirsiniz ki, elinde ustura var. Acaba şehir dışından gelen her yabancıya aynı hikayeyi anlatıp dalga mı geçiyordur diye düşünüp gerizekalı bir tebessümle anlattığı hikayeyi dinlerken traşı hızlıca bitirip üstüne bir güzel suratımın her yerini kanattığı yetmiyormuş gibi bir de sürdüğü ucuz kolanyayla cildimin .mına koyan berberden hoşnutsuz ayrılırken ( -Tamam hayatimdan memnun değilim ama yine de ben burada kan yoluyla bulaşan zührevi bir hastalık kapıp ileride bu şekilde de ölmek istemiyorum.  ) bir de bahşiş veremediğim çırağı salak gibi yanağımdan öpüp işlerime koyuluyorum. ( - Bozuk param çıkışmıyor ve teşekkür ederken elini sıkıp nedense öpüveriyorum. )  Bazen hala düşünüp dururum neden öptüysem. Ben onun yerinde olsam herhalde bunu ileride çocuklarıma anlatırım ya da belki çok büyütüyorum çoktan unutmuştur, bilmiyorum.
 
 İşlerime öğle saatinde anca başlayan bana belediyedeki adam başta biraz zorluk çıkarsa da makbuzlu ya da makbuzsuz gerekli masraflar neyse vereceğimi öğrenince tabi ki şehir dışından gelen bir misafirin işlerini yetiştireceğini, hatta gerekirse öğle tatili de çalışıp işlerimi bir şekilde halledeceğini söylüyor. Bu süslü cümleler benim dairenin yazıcı ve bir aylık kağıt ihtiyacını karşılamam anlamına geliyor. Peki, kişisel bir ihtiyaç karşılamadığıma göre sorun yok, helali hoş olsun. Bilen bilir tapu dairelerinde ise heryerde kamera vardır, bu nedenle işlerimi biraz daha zor halledeceğimi düşünürken tapu dairesine gittiğimde oradaki memurların da buna bir şekilde ayak uydurduğunu, türlerini hala devam ettirebililmek için adapte olduklarını farkedip rahatlıyorum. Tapudaki memur gerçekten çok ilginç; ben başında bekleyip o işleri hallederken ( - Masasının boş kalmaması lazımmış, yoksa amirleri bunu hoş karşılamazmış. ) İstanbul’dan istediklerini bana bir bir fısıldıyor. Death Note ikinci sezon orjinal dvd’si diyor adam önündeki yüzyıllık bilgisayarın monitörüne bakarken, buralarda bulunmuyor diye de ekliyor.  Allah bağışlasın iki çocuğu varmış ve tam bir Star Wars hayranlarıymış ve yeni blu ray imax box seti çıkmış, biliyor muymuşum, bulabilir miymişim? Ve her ne kadar daha önce oynamış olsalar da koleksiyonun da yokmuş Final Fantasy 11 ama PS 3 için olacakmış, bir bakar mısınız avukatım diyor? Evet ondan memlekete ve kimliğimi saklıyamıyorum çünkü buradaki işlemlerimde vekalet ve kimlik sunuyorum. Aslında adamın bunları çocukları için değil de kendi için istediğini hissedebiliyorsunuz ama bunu tartışmanın pek de bir önemi yok. Bu arada bunlar rüşvet değil arkadaşlarım; rüşvet suçunun yasal unsurları oluşmuyor şu an. Sadece süreci hızlandırmak için hediyeler veriyorum yoksa usulsüz bir işlem yaptığım da yok, o türden bir insan değilim, beni bilirsiniz. Tapudaki enteresan adamın isteklerini nasıl karşılayacağımı karar kara düşünen ben Vergi dairesine gittiğimde ise oradaki bütün bayan memurların ondan hoşlandığını iddia eden bir manyakla karşılaşıyorum ve Allah tarafından onunla işim çok uzun sürmüyor ve beni gerekli harçları ödemem için mesai bitimine kısa bir süre kala bankaya yönlendiriyor.  Adamın dairede kurduğu fantezilerden olacak aklı o kadar başında değil ki, yakınlarda olmadığı için taksiyle gittiğim bankada ödemeleri sisteme kaydetmediği ortaya çıkıyor. Mesai saati neredeyse bitmek üzere ve ben de geri gitmeye üşeniyorum bu yüzden telefonumdan Vergi Dairesi’nin telefonunu bulup aramaya karar veriyorum. Telefona tahmin ettiğim kadarıyla adamın fantezilerini süsleyen memure hanımlardan biri çıkınca durumu izah edip beni ilgili memura bağlamasını rica ediyorum ve kadın kiminle işlem yaptığımı sorunca da ismini bilmediğimden saçları seyrek ve kilolu bir bey olduğunu söylüyorum. ( -Keşke gözlüklü olduğunu söyleseydim diye düşündüğümü hatırlıyorum şimdi ama iş işten geçmişti. ) Kadın beni o sapığa bağlıyor ve adam kusura bakma yakışıklı ( -Evet aynen bu tabiri kullanıyor, deli mi ne? ) dedikten sonra sisteme gerekli bilgileri giriyor ve ben bankadaki işimi halledip makbuzu teslim etmek üzere vergi dairesine mesainin bitmesine çok kısa bir zaman kala geri dönüyorum. İşimi yetiştirmek için ter içinde vergi dairesindeki memurunun masasına koşan bana memurun söylediği ilk laf ‘Sahiden beni kilolu mu buluyorsun?’ oluyor. Adam bunu öyle bir zamanda söylüyor ki dairedeki bütün herkesin bakışlarını üzerinizde hissedebiliyorsunuz. İki erkeğin, koskoca iki adamın devlet dairesinde böyle bir sohbet yapmasi pek de hoş degil ama şimdi bunu düşünecek durumda değilim gerçekten. Kilolu demedim abi diyorum, mavi gömlekli dedim, bir yanlış anlaşılma oldu herhalde. Sonuçta benim işimi bugün daha fazla zorlaştıramaz çünkü gerekli harçları ödedim ve belgeleri teslim almama engel bir şey kalmadı. Bir iki kaşe ve mühür vurup gizemli imzasını ( -Sanki padişah tuğrası sanırsınız, sahi bu adam kendini ne sanıyor? ) atan memura bir isteği olup olmadığını sorup iyi yolculuklar paşam cevabını alan ben ( -Paşam mı?! ) kendimi vergi dairesinin dışına atıveriyorum.
 
 Yapmam gereken işleri bitirmiş olmanın verdiği rahatlıkla bir taraftan uçağa binmeden önce yöresel lezzetlerin tadına bakacak kadar zamanım olup olmadığını hesaplayıp diğer taraftan müvekkili arayan ben, vekaleten yaptığım işleri süsleyip abartarak bir bir anlatırken aslında işlerin tam olarak bitmediği acı gerçeğini öğreniyorum. Bana bilgisini vermediği bir gayrimenkul daha mı varmışmış ne, hay Allah nasıl da atlamışmış. Bir gün daha kalmam icap edecekmiş, ama merak etmemeliymişim zaten bütün masraflar onun tarafından karşılanacakmış. Ne iştahım kalıyor ne de keyfim. Müvekkilim bana bunları anlatırken tuhaf bir şeyi farkediyorum; ben kimseyi mutlu edemiyorum, gerçekten. Bugün burada müvekkili, diğer gün ofiste patronu, benden ilgi bekleyen bütün o arkadaşlarımı ya da evdeki kedileri; hiç ama hiç kimseyi mutlu edemiyorum. Aslında bütün bu insanlara sadece akşamları yalnız takılmak için katlanıyorum ya da pazar günleri tek başıma zaman geçirebilmek, biliyor musunuz? Ah o Pazar günleri, nasıl bir iyimserlik kaplıyor içimi bir bilseniz. İnsanlardan uzakta müzik ve edebiyatla veya uzun bisiklet yolculuklarıyla, belki de balık tutarak ya da sadece tembellik yaparak bir gün önce marketten aldığım bütün o ıvır zıvırların tadına bakarak geçirebiliceğim koca bir gün. Diğer zamanlarda buna izin vermiyorlar çünkü hep sizinle işleri oluyor, sizi rahat bırakmıyorlar ki. Neyse çok yorgunum ve bu akşam kalacak bir yere ihtiyacım var. Daha fazla insanla muhatap olmak istemediğimden mi yoksa bana bir fiş borcu olduğundan mı bilmem, beni bu akşam kalabileceğim bir yere götürmesi için sabah bana kartını veren taksiciyi arıyorum. Kendimi hatırlatacakken karşıdaki ses ‘ Abi tanıdım tanıdım da seni diyor; bir turist grubu denk geldi, onları dağa götürdüm. Benim şehre gelmem geç olur ama kalacak yere ihtiyacın varsa da öğretmen evine git, buradaki otellere geceleri karı atıyorlar… ‘ diyip, beni bu akşam kaldığım bu öğretmen evine yönlendiriyor. Şimdi ben bu akşam burada; sizin bu yazdıklarımı okuduğunuz gibi ben de ömrümden benim sizden çaldığımdan biraz daha fazla zaman çalan başka bir kitabı okuyup can sıkıntısından patlarken bir an için resepsiyonda müstehcen kelimeler aratan o çocuğa ister istemez hak veriyorum.