27 Temmuz 2013 Cumartesi

Ölüm

         

          Eğer çoğu arkadaşınız evlenmiş ya da sizi bırakıp gitmiş ve siz de yalnızlığınızı bir kedi alarak unutmak istiyorsanız size bir tavsiyem var, yapmayın. Bundan eminim çünkü ben yaptım ve çok üzüldüm. Gerçekten anne babanızı dinleyin ve spora falan başlayın ya da yeni bir müzik aleti çalmayı deneyin, bilmem; ama sakın gidip de bir kedi falan almayın çünkü o da sizi terk edip gidince daha çok üzülüyorsunuz.

          ‘Ya en azından aynı kaptan yemek yemesem?’, ‘Yok abi!' diyor, ‘Bu önemli, hem şifadır.’ İstanbul’un varoş mahallelerinden birinin arka sokağındayız ama kaldırımın üzerine bir tarafları yukarıda duracak şekilde parkedilmiş araçların markalarından hedefimize yaklaştığımızı hissedebiliyorsunuz. Buradaki arabaların en ucuzunun fiyatı zavallı anne ve gariban babalarımızın bütün ömürleri boyunca köpek gibi çalışıp bir ihtimal sahip olabileceği evin fiyatına eşdeğer ve ben bu insanların bu arabaları almak için o kadar çok çalışmak zorunda kaldıklarını hiç zannetmiyorum. ‘Peki namazı nasıl yapıcaz?’ diyorum, ‘Hiç kılmadım ben, ya anlarlarsa?’ Her varoşta olduğu gibi biz akşamın karanlığında ilerledikçe sokaktaki kediler çirkinleşirken kuzenim ‘Koluma girersin abi.’ diyor, ‘Aynı anda oturup kalkarız, farketmezler.’ İçimden senin için söylemesi kolay tabi, kaç sene imam hatipte okuyan ben değilim herhalde diyorum ama bu dışarıya peki öyle olsun diye yansıyor. Ayaklarım geri geri gidiyor inanın; insan tavana bakarak boş boş yatakta uzanmayı özler mi, ben şimdiden özledim. Genellikle zorla veya istemeyerek bir şeyler yaptığımda normalde şikayet ettiğim hayatımla ilgili işte böyle bir iyimserlik kaplar içimi. Her ne kadar düşlediğim hayatı yaşamasam da yine de mutsuz olmam için herhangi bir neden olmadığını düşünüp dururum. Bunları düşünürken ‘Abi abdest aldın di mı?’ diyor, ‘Bak başımıza bir iş gelmesin?’ Ne abdesti, duş alıyorum ben o sayılmıyor mudur? Neyse bunu tartışacak değilim, ‘Orada alamıyor muyuz?’ diye geçiştiriyorum. ‘Hayır abi.’ diyor, ‘Ötekinden boy abdesti.’ Bu arada bana abi dediğine bakmayın aslında kendisi kuzenim olur ve sanırım intahar edeceğimi düşünüyor olacak ki depresif ruh halimden kurtarmak için bugün son bir şans beni bir tekkeye götürüyor.

          Aslında intahar falan etmiyordum. Gümüş öldükten sonra uzun bisiklet gezilerine başlamıştım, saatler süren. Gerçi balık falan tutmak da biraz olsun beni rahatlatabilirdi ama balık bana kedileri hatırlatıyordu, kediler de rahmetliyi. Ben de bu yüzden iş çıkışı bacaklarımı hissetmeyinceye kadar bisiklete biniyor ve eve geldiğim gibi duşa girip ağlayamayacak kadar yorgun olduğumdan kendimi yatağa atıyordum. Uyku hep galip gelir. Bugün zorla tekkeye götürülmemin nedeni ise bu bisiklet turlarımdan birinde önüme çıkan ve inşaat için gelişigüzel şekilde bir apartmanın önüne yığılmış bir kum tepesiydi. Yine ofisten çıktığım gibi kendimi eve zor atmıştım ve saatlerdir bisikletin üzerindeydim. Artık endorfin salgılamak yerine acı çekiyordum. Gözyaşlarımdan mı yoksa başımdan aşağı boşanan terden mi bilmiyorum ama gözlerin acıyordu ve önümü görmekte zorlanmaya başlamıştım. İşte bu nedenle o kum tepesini son anda farketmiştim. Profesyonel bir bisikletçi bu gibi durumlarda arka freni kullanıp bisikletini kaydırarak durdururken hayatının her alanında amatörlük akan ben her zamanki gibi yanlış bir karar vermiş ve daha da hızlanıp kum tepesini aşabileceğimi düşünmüştüm. Her zaman ki gibi hiç bir şey hayal ettiğim gibi gitmedi. Bisiklet kuma saplandı, ben havaya uçup kum tepesinin arkasındaki parketmiş arabaya çarptım, arabanın alarmı çaldı, burnum kanarken arabanın sahibi pencereden bakıp arabanın alarmını susturdu, ben kuzenimi aradım, o gelip beni aldı ve hastaneye götürdü, bisikleti orada bıraktık ve bir daha da bulamadık.

          İşte bu nedenle şimdi tekkeye girerken içerideki ayak ve hacı misi kokusuyla beraber kırık burnumdan gelen kan kokusunu da alıyorum. Evet, haklısınız dünyanın en iyi aroması değil ama şimdi bunları düşünecek değilim. Normalde Çehov veya Gogol'un hikayelerininde kullandıkları tasviri çok severim sevgili arkadaşlarım ama hem tasvir yaparak sizi sıkacağımdan korktuğumdan hem de uzun yazıları okumayı sevmediğinizi bildiğimden burayı tasvir etmeyeceğim. Fakat ben bile otuz yaşımdan sonra ilk defa böyle bir yere geldiğimden ve hepinizin ömürleri boyunca böyle bir dergahta bulunmadığınızı varsayarak size burayı biraz anlatmak istiyorum.

          Burası İstanbul'un merkezi ama bir o kadar da varoş görünümlü semtlerinden birisi. Eğer benim gibi daha önce böyle bir yerde bulunmamışsanız etrafındaki evlerden burayı ayırt etmeniz çok zor. Bugün kuzenimin beni getirdiği bu tekkenin eraftaki karikatürden çıkmış gibi duran gecekondulardan tek farkı bahçesinin biraz daha büyük olması ve ağaçlardan binayı göremiyor oluşunuz. Bahçeden girerken kimse sizi durdurmuyor, çimen ve rutubet kokulu yoldan giderken size kimse eşlik etmiyor. Kısa bir yürüyüşün ardından ellerinizi değdirseniz tarihi ve sanatı yoğun şekilde hissedebileceğiniz bir kapıya rastlıyorsunuz. Aman Allahım, kapı ne kadar da görkemli. Kapının önünde sizi hırpani görünüşlü bir adam karşılıyor ama öyle gece kulübü girişlerinde görebileceğiniz türden izbandut gibi tiplerle hiç bir alakası yok bu herifin. Hatta ömrü boyunca katıldığı bütün kavgalarda dayak yemiş benim gibi birine bile gereksiz bir özgüven aşılayan bir adam bu. İşte bu adamla Allah'ın selamını karşılıklı alıp verdikten sonra bu tarihi yapıdan içeri girip kimi tesbih çeken, kimi sohbet eden, bir kısmı Kur'an okuyan adamların arasında kendinize bir yer seçiyorsunuz.

          En kötü ne olabilir ki demiştim buraya gelirken içimden; bunu bir ritüel olarak düşünmek işimi kolaylaştıracaktı, yoga ya da meditasyon gibi işte. Ne kaybederdim ki sonuçta ne zen budizm gibi kendime bir yol seçiyordum ne de din değiştiriyordum, en kötü ihtimal eski hayatıma geri dönerdim. Fakat şimdi kuzenimle dergahta oturup bir yandan telefonumdan tuttuğum takım bugün yeni bir transfer yapmış mı diye kontrol ederken yanımdaki kocaman göbeğinden gömleğinin düğmelerinin simetrisi kaymış başı takkeli dişleri estetikten yoksun amca, ‘Cehennem nasıl bir yer biliyor musun?’ diyor. Bunu çakmağın var mı gibi yeni bir sohbet başlatırmış gibi yapıyor. Yıllardır başıma gelenlerden olacak cennetin de cehennemin de bu hayatta olduğuna inanan ben, din dersinden sözlüye kalkmış bir öğrenci gibi tam da ağzımı açıp ateşte yanmak ve zebanilerle ilgili süslü cümleler kurmaya hazırlanırken ‘Şşşt!’ diyor hacı amca, ‘Dinle.’ Şimdi size burada detay verip canınızı sıkmak istemiyorum sevgili arkadaşlarım ama eğer cehennem bana anlatıldığı gibi bir yerse hepimiz s.çmış durumdayız gerçekten. Neyse ki beyefendi tam da zakkumun zehri, vücuttan çıkan irin ve derimizin yanıp yanıp tekrar yenilenmesinden bahsederken önümüze bir tencere yemek ve kaşıklarla ekmek koyuluyor ve tam bir tok evin aç kedisini andıran kuzenim ‘Allah Ozan abi baksana et var.’ diyor. Buraya gelmemek için öküz kesmeye hazır ben, iki et parçasına tav olan ve iştahla diğer on kişiyle beraber kaşığını tencereye daldıran kuzenime hayretler içerisinde bakakalıyorum. Aklımdan gripten hepatite bulaşbilecek tüm hastalıkların sıralı tam listesi geçerken, hacı amca ‘ Ya sen nasıl avukatsın göz hakkını da bilmiyor musun, hadi götür götür…’ diye beni öyle bir konuma sokuyor ki, üzerimdeki bakışlardan kurtulmak için bana kaşığı tencereye daldırmaktan başka bir çare bırakmıyor. Gerçekten de yemeğin tadı o kadar da kötü değil, yani düzgün bir tabakta servis edilse sıyırıp kuzenimin deyişiyle sünnetleyebilirsiniz bile. Bu arada dışarıdan ezan sesi duyulmaya başlıyor ve insanlar gruplar halinde namaz kılmak için bir odaya doluşmaya başlıyorlar. İşte korktuğum başıma geldi, ben ömrüm boyunca hiç namaz kılmadığımdan şimdi bunu kuzenimle kolkola yapmamız gerekecek. Fakat kuzenim bu sefer beni şaşırtarak ' Ozan abi biliyor musun, şimdi şeyhle görüşmenin tam zamanı.’ diyor. ‘Namazdan sonra başı kalabalık olacaktır.’ Namaz kılmayacağımızdan canıma minnet ama ben yine de şeyhi görmek istemiyorum. Şeyhi görmek istemiyorum sevgili arkadaşlarım çünkü adamın bir ihtimal beni görüp çözmesinden korkuyorum. Kuzenime böyle söylemiyorum tabi ama isteksizliğim nasıl hissediliyorsa artık ‘Fotoğraf da olur.’ diyor kuzenim, ‘Fotoğraftan da sıkıntını alabilir.’ diyor gerizekalı kuzenim, yanımda varmıymış. Var da ‘Bu ne biçim şeyhmiş böyle namaz kılmıyor mu?’ diye soruyorum. ‘Abi ölüp de dirilmiş bizim şeyh.’ diyor, ‘O namaz kılmakla yükümlü değil. Kaç yaşında olduğunu kimse bilmez ama bütün tekkeleede saygı görür. Aslında dünyanın en zengin insanlarındandır ama hırpani bir hayatı seçmiştir.’ Bu saçmalıkları daha fazla dinlemek istemediğimden kuzenime fotoğrafımı veriyorum. ‘Yalnız abi’ diyor, ‘Bir miktar da bağış yapalım, sevaptır.’. Cüzdanımdan bir yirmi lira çıkarıyorum ama kuzenim abi ayıp olur diye iki yüzlük alıyor. ‘Yüzü senin için, diğer yüzü de borç ama geri veririm.’ diyor. B.k veririsin, ne zaman verdin ki. ‘Aynı zamanda ne menem bir şeyhmiş bu, hani çok zengindi?’ ‘Abi o hayat başka bu hayat başka.’ diyor andaval kuzenim. ‘Bu arada sen ayinin olacağı odaya geç ve bana da yer tut, ben başlamadan şeyhle görüşüp gelirim.’

          İnsanlar hala namaz kıldığından ve kuzenimde yanımda olmadığından ayin yapılacak odada sıkıntıdan içime öküz oturuyor ve başlıyorum yine her zamanki gibi Gümüş'ü düşümeye. Size onu hiç anlatmış mıydım? Dinleyin o zamam. Bebeğim bana misafir olduğunda daha bir aylık bile yoktu. Götürdüğüm bütün veterinerler yaşamayacağını ve ona çok fazla bağlanmamamı söylemişlerdi. Ama veterinerler bilmiyordu di mi kızım, canlıları öldüren hastalık değil sıkıntı ve yalnızlıktı. Bir kamyon para harcadım belki ama sekiz sene benimle kaldı prenses. Prenses dediğime bakmayın bugüne kadar onu beğenen ne bir insana ne de başka bir kediye rastladım ama ben çok seviyordum işte, bilmem. Kaka eğitimi hiç olmadı. Ayni gün içerisinde bana altı yedi kere koltuk veya halıdan kaka ve çiş temizletmişliği vardı ama elimden gelenin en iyisini yapsam da olmadı ve o da herkes gibi beni terkedip gitti. Ölürken en son böbrek ve bağırsakları iflas ettiğinden bir parça sıçtığında bile nasıl sevindiğimi hatırlıyorum. Aman Allahım, hala yaşadığı için mutluluktan sıçtığı b.ku bile yiyebilirdim. Çok güzel tüyleri vardı böyle upuzun ve her yere dökerdi bebeğim ama bunları hiç sorun etmiyordum. Ama mesela öldüğü gece onu gömerken hala o tüylerin onu o toprağın altında yeteri kadar sıcak tutamayıp üşüteceğini falan düşünüyordum. Çok sarhoştum o akşam ama telefonumdan kıblenin ne tarafta olduğuma baktığımı ve ne yaptığımı merak eden devriye gezen polislerle tartıştığımı hatırlıyorum. Son nefesini verip rahatladığında nasıl da hafiflemişti kızım. Kutsal metinlerde pek rastlamazsınız ama ruhu oldugunu hissedebiliyordunuz. Kucağımda son nefesini verirken ömrümden al ona ver biraz daha yaşasın diye yalvardığımı hatırlıyorum. Ölümü üzerinden kaç ay geçti ve hala tedavi masraflarını ödüyorum ama hiç de koymuyor gerçekten. Evet, prensesim mezarına ektiğim çiçeklere gübre olalı kaç ay geçti ve işte benim bunları daha fazla düşünmemem lazım, işte bu yüzden buradayım.

         Ayin yapılacak odada birine yer ayırmak, sinemada veya serviste arkadaşınıza yer tutmaya benzemiyor. İnsanlar beni dinlemiyor. Takım elbiseli ve traşlı olmam ya da yeni boyalı ayakkabılarımın burada bir hükmü yok. Dergahın bu odası doldukça ünlü bir şarkıcı ile sinema oyuncusunu bile görüyorum da ama nedense gerizekalı kuzenimi bir türlü göremiyorum. İhtiyacınız olduğu zaman zaten istediğiniz insanlara böyle hiç ulaşamazsınız işte. Zaten artık çok geç, ayin başlamak üzere. Hass.ktir, ben şimdi ne yapıcam. Hiç usul adap bilmem ki. Şimdiden her yer tıklım tıklım doldu ve zor nefes almaya başladım bile. İçeriye birileri giriyor, kıyafetlerinin farklılığından yetkili birileri olduklarını anlıyabiliyorsunuz. Arapça birkaç ilahi, tef sesleri ve ritim yerine oturdukça başlanan zikirle hu çekmeler. Şu an hissettiklerim yıllar önce ilk özel televizyonda aczimendileri gördüğüm an hissetiklerimle aynı. Her şey çok yabani ve tuhaf hissettiriyor, buraya ait olmadığınızı anlayabiliyorsunuz ve buradaki insanların gerçekten rahatlamaya ihtiyacı var, bunu görebiliyorsunuz. Birkaç sayfa kitap okumakla ya da sinemaya gidip bir film izlemekle geçecek türden bir sıkıntı değil bu. Bacaklarım uyuştu, yerimden kalkmak istiyorum ama herkes o kadar trans halindeki buna imkan yok, bari bir yerlerime şiş falan sokmaya çalışmasalar. Tam bunları düşünürken tanıdık bir ses duyuyorum. Aha işte bu gerizekalı kuzenimin sesi, sanırım yanlış bir yerde bağırdı ve herkesin bakışlarını üzerine çekti. Daha fazla dayanamıycam, ben çıkıyorum. İnşallah bir yerlerde kamera falan yoktur çünkü ileride bir de bununla uğraşmak istemiyorum. Bahçeye kendimi zor atıyorum ve kimseler birşey demiyor ama sanırım bir daha buraya gelmeyeceğim. Bahçe bile tuhaf hissettiriyor. Uzaklaşmam lazım ama korkuyorum da ve kuzenimi beklemeye koyuluyorum.
 
          Kısa bir bekleyişten sonra kapıdan kuzenim yaklaşıyor. Ah o ne fenadır o. Midyenin haram olduğunu bildiği halde ne zaman yerken yakalasam ilk defa duymuşmuş gibi davranan kuzenim. Cuma namazını üşengeçliğinden kılmayıp bahane olarak dahul harp zamanı olduğunu ileri süren ama yine de üç namazda bir kalbi mühürlenmesin diye de öfleye pöfleye cumayı kılan kuzenim. Parayla seks yapan ama özellikle yabancıları seçip onları cariye olduklarını ileri sürüp dinen bunda bir sorun olmadığını iddia eden kuzenim. İşte bu kuzenim yanıma yaklaşıyor ve ona ne oldu .mına koyayım hadi anlat diyorum, şeyhle görüştün mü? Kuzenim yürümeye devam ederken bugüne kadar hiç yapmadığı şekilde aniden durup tüm vücudunu bana çevirip birden elleriyle omuz başlarımı tutarak: ‘Ozan abi‘ diyor,  ‘Otistikmişsin sen, bu yüzden şeyh müdahale edemiyormuş sana ama gönlünü ferah tutacakmışsın. Hem otistik olduğun için sana günah da olmuyormuş zaten, cennet de cehennem de olmuyormuş, arasında bir yer mi varmış senin için ne? Napsak ya sana gidip pes mi oynasak… ‘ Nasıl arasında bir yer mi varmış ne? Hass.ktir ulan adam gibi dinlemedin mi, bu öyle geçiştirilecek bir şey mi? Neyse bugüne kadar defalarca teşhis konulmuştu bana ama böylesini ilk defa duyuyordum gerçekten. Otistikmiş miyim; iyi tamam o zaman bunca yıl boşuna çabalamışım, o zaman hayatımda geldiğim yer bile bir mucize, aslında elimden gelenin en iyisini yaparak ulaştığım yer bile büyük bir başarı. Bu duygu beni rahatlatıyor ve içimdeki kötümserlik bedenimden uzaklaşıyor. Şimdi bu akşam burada; gün geceye çoktan dönmüşken ve bugün olanlar da bütün yaşamımın bir özeti gibi yine koca bir hiçken, kuzenimin eve gidip oyun oynama teklifi nedense çok da fena bir fikirmiş gibi gelmemeye başlıyor bana.

5 yorum:

  1. "Genellikle zorla veya istemeyerek bir şeyler yaptığımda normalde şikayet ettiğim hayatımla ilgili işte böyle bir iyimserlik kaplar içimi. "

    Ben her gece yatarken, ertesi gün eve en erken kaçta gelebilip boş boş oturacağımın veya bir yere gidiyorsam, orada kaç saat boş boş oturacağımın tahminini yapıyorum ve bu da bana, niyeyse, çekici geliyor.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bellatrix; oralarda bir yerlerde benim gibi düşünen birilerinin olduğunu bilmek güzel ama bu duygu ben de bu aralar evdeki bir önceki geceden kalan votka şişesini özlemek olarak tezahür etmeye başladı ki, sanırım bu kötü.

      Sil
  2. Okuduklarım arasında en güzeli sanırım buydu. Du bakalım, yavaş yavaş gidiyorum.

    YanıtlaSil
  3. Daha iyileri vardı, sonlara doğru kalemim çok kuvvetleniyorkjsjksjk

    YanıtlaSil
  4. Evcil hayvanınızın başına gelen çok üzücü ama siz onun için elinizden geleni yapmışsınız gerisi Allahın taktiri elimizden birşey gelmiyor.

    YanıtlaSil