10 Ağustos 2013 Cumartesi

Hayat

         Bundan bir kaç hafta önce hayatımda iki şey oldu, bunlardan biri aynı zamanda bir yayınevininde yöneticilik yapan bir yazarın kaleme aldıklarımı beğendiğinden haberdar olmamla ilgili. Ama sizinle dertleşirken yüzünüze lütfen o kendinizden emin ve bir o kadar da alaycı ifadenizi takınmayın sevgili arkadaşlarım, size bunu anlatırken tabiki ben de bundan bir şey çıkmayacağını biliyorum. Ama yine de size bundan neden bahsettiğimi ve bunun benim için neden bu kadar önemli olduğunu anlatmak için şöyle bir örnek vermek istiyorum. Mesela tesadüf bu ya; havayolu şirketinde bir sorun oluyor ve hani olmaz ya yine de bir şekilde kendinizi Kevin Spacey ile aynı uçakta yanyana koltuklarda otururken buluveriyorsunuz. Gerçekten yanında otururken ne kadar büyük bir oyuncu olduğunu hissebiliyorsunuz ve beraber fotoğraf çektirmek için siz ona ne kadar hayran olduğunuzu dile getirip kelimeleri tane tane seçerken işte kısa bir sohbet ediyorsunuz ve sonra adam size dönüp ya sen aslında iyi bir oyuncu olabilirmişsin, sen de o ışığı gördüm biliyor musun gibi bir şeyler diyor. Bam, işte uçak düşebilir ve artık mutlu ölebilirsiniz. Sanırım hissettiklerimi yeteri kadar iyi ifade edemedim. Peki o zaman olan bitenden bahsedeyim; ben tam da ne kadar berbat yazdığımı düşünürken beyefendi bana hikaye kurgumun güzel ve kalemimin de kuvvetli olduğunu fakat daha çok yazmam gerektiği ile ilgili bir şeyler söylüyor. Nasıl sıkıcı bir hayatım varsa artık bu bile beni nasıl heyecanlandırdı, bir bilseniz. Sorun şu ki, gençliğimi takas ederek hayatımı kazanmak için sahip olduğum diploma benim ömrümde okumak ve yazmak için öyle çok fazla zaman bırakmıyor. Ama yine de hayat böyle gariptir işte, o gün bir daha yazmamayı düşünürken biri çıkar ve size öyle bir şey söyler ki siz de iki satır bir şeyler karalamak için ömrünüzünde boş saat yaratmaya çalışıp durursunuz, bir ofis odasında çürüyüp gitmeyeceğiniz bir hayatın hayallerine dalıp gidersiniz. Neyse zaten bunların hiç birinin olacağı yok, bu nedenle sizi bundan yine bir süre önce hayatımda olan ikinci şeyin hikayesiyle başbaşa bırakıyorum. Öncelikle hatırlatayım, nasıl bir cevap aradığınızı bilmiyorum ama her zamanki gibi bu yazıda da aklınızdaki soruları karşılıksız bıraktığım yetmiyormuş gibi, hayat hakkındaki hiç bir gizemi de çözmüyorum. ( -Gerçi nasıl bir cevap aradığınızı bilmiyorum ama soru sormanız güzel fakat cevabı bilsem burada zaman kaybetmektense peygamberliğimi falan ilan ederdim herhalde. ) Bu yüzden yapacak daha iyi bir planınız varsa yapın çünkü burada kaybettiğiniz zamanı size iade de edemiyorum. Peki, eğer bu kadar uyarıya rağmen hala buradaysanız başlıyorum. Hayatımda yakınlarda olan ikinci şey işyerinden kovulmanın eşiğine gelmem ve bu da son bir kaç haftada olan bitenin hikayesidir.

         Otelin barının arkadasındaki çocuk imalı imalı 'Bu akşam disko akşamı abi.' diyor ve ekliyor, 'İstersen senin için birilerini ayarlayabilirim.' Şu an bir kadının benim sorunlarımı çözebileceğine emin değilim ama tabi ki çocuğa böyle söylemiyorum yoksa kendisine hallendiğimi düşünebilir, aradığım cevabın kendisi olduğunu zannedebilir. Burası tavanda lazer ışıklarının olduğu, ortada birilerinin çığlıklar eşliğinde dansettiği ve kokteylerin su gibi içildiği türden bir bar değil ve her ne kadar insanların hiç tanımadığı kişilerle daha rahat dertleştiği bilimsel bir gerçek de olsa karşımdaki çocuk da öyle çok sohbet etmeyi isteyeceğiniz türden biri değil. Zaten açık olmam gerekirse en son ne zaman biraz önce bahsettiğim türden bir ortamda bulunduğumu ya da birileriyle gerçek anlamda dertleştiğimi hatırlamıyorum. Barmen çocuk büyük ihtimalle yaz tatilini burada staj yaparak geçirirken bir taraftan da masturbasyon malzemesi topluyor olacak ki, hala bir kadının hayatını daha iyi bir hale getireceğini düşünebiliyor. Ona hayat ve kadınlar hakkında klişelerden ibaret çeşitli palavralar atabilirim ama şimdi bununla vakit kaybetmek istemiyorum. Hem anlamayacaktır da; yaşayarak öğrenmeden, o b.kun içine girmeden hiçbirşeyi bilemezsiniz zaten. Onun yerine ona nereli olduğunu soruyorum ve ben bir taraftan hızlı bir şekilde içerken başlıyoruz memleketinin yerel takımı hakkında sığ bir sohbet etmeye. Futbol da belki sorunları çözmez ama en azından bir süre için de olsa iyi hissettirir. Neyse ki otelde çok fazla hizmet edilmesi gereken müşteri var ve eleman benimle öyle pek ilgilenemiyor. Bu güzel, zaten biraz uzaklaşmaya ve yalnız kalmaya ihtiyacım vardı. Tabureden her zamanki gibi yaşıma yakışmayacak şekilde beceriksizce kalkıyorum, bahşiş kutusuna ileride hikayeme bir karakter olarak dahil olacağını hissettiren bu çocuk için güzel bir yirmi lirayı gelişigüzel itekliyorum, resepsiyondaki garip ve mahçup kıza herhalde damarlarımda biraz alkol olduğundan gereksizce akşam döneceğimi söyleyip otelin önünde bulduğum ilk taksiye atlıyorum ve taksiciden beni o meşhur şelaleye götürmesini istiyorum.

         Şimdi şelaleden gelen serin sular ( -Her ne kadar kaynaktan çok bir çeşmeden akan cılız bir akıntıya benzese de. ) bütün bir yılı ayakkabı içerisinde geçirmiş nasırlı ayaklarımı serinletip rahatlatırken ben elimdeki baro ajandama işte bu satırları karalıyorum. Merak etmeyin sevgili arkadaşlarım, uzun yazıları okumayı sevmediğinizin farkındayım ve bu nedenle kendime süreyle ilgili bir sınır koydum. Taksi şoförünün söylediğine göre şelalenin debisi birazdan artacak ve burada oturmam imkansız hale gelicek. Tabi o böyle demedi; ‘Abi su soğuktur cırcır olursun.’ dedi, ‘Taksimetreyi de açmıom bah.’ dedi, ‘Zati birazdan sen gah gideh dersin sıgıntıdan eh eh’ dedi. İşte bu yüzden ne zaman burada oturmam imkansız hale gelirse o zaman bu yazı bitecek. Yani en azından öyle planlıyorum. Bir de biraz önce bu satırları baro ajandama karaladığımı söylediğimi hatırlayıp nedenini sorgulayan dikkatli okuyucularım vardır diye de ekleyeyim. ( -Sahi gerçekten bunu sordunuz mu içinizden, inanmam?) Normalde bu özensiz yazıları kalitelerine yakışır şekilde ya duruşma beklerken veya metrobüste ya da ofiste başımı biraz işten kaldırabilirsem cep telefonuma karalıyorum ama tatile gelirken bir karar aldım ve cep telefonumu yanımda getirmedim. Gerçekten benim için çok zor bir tercihti ama telefonumu kapatıp yatağımın üzerine fırlattım ve kapıyı çekip öyle geldim işte. Su çok hızlı yükseliyor ve şu an dizlerime doğru gelmeye başladı bile, çok fazla zamanım olmadığını hissedebiliyorum ve bu yüzden sayfaları hızlıca çevirip sizi hemen birkaç gün önceye götürüyorum.

         Patronum ilk defa gözüme bu kadar yüksek gözüken masasının arkasında oturarak; 'Nasıl yaparsın bunu Ozan?' dedi, 'Duruşmaya girmeyi nasıl unutursun?' Düşünebildiğim tek şey o gün yine çok güzel giyindiğiydi. Aslında benim hiçbirşeyi unuttuğum falan da yoktu. Patronum 'Ameliyata girecek doktor bunu unutur mu?' diyor, 'Sen hiç uçak kaldırmayı unutan pilot gördün mü?' diyor. Aslında konunun bunlarla uzaktan yakından alakası yok ama başımı öne eğip özür dilerim diyorum, ne derseniz haklısınız, nasıl bir yaptırım uygulamak istiyorsanız anlayışla karşılarım. Özetle bugün buradayım çünkü patronum yazılı savunmamı alıyor, daha sonra müvekkil beni baroya şikayet ediyor ve baro disiplin kurulundaki o bilgili oldukları her hallerinden anlaşılan dingin bakışlı sessiz üstadlarımın karşısında bu sefer kendi savunmamı veriyorum akabinde de bir süre için ücretsiz izne çıkarılıyorum.

         Su hızlanarak ve her zaman ki gibi beni yanıltarak yavaş yavaş göbeğimin altına gelmeye başladı ve gerçekten soğuk ama taksiciyi haklı çıkarmak istemiyorum bu yüzden biraz daha yazarak zamanınızı alıcam. Kaç senedir bu ofisteyim ve her sene birileri gelip altımda çalışmaya başlıyor. Beyin ameliyatlarından ve uçak pilotlarından bahseden patronum her sene bana biraz daha sabret, her şey yoluna girecek büyüyeceğiz diyor. Aslında ben bir şeyden şikayet etmiyorum ve böyle şeyler umrumda bile değil ama gelip bana bunları söylüyor işte. Altında bissürü avukat çalışacak diyor, hele önce şu kurum işini bağlayalım. Altımda bissürü avukatın falan çalışmasını da istemiyorum. Patronum sanırım böyle hayaller peşinde olmadığımı hala bilmiyor ama nerden bilebilir ki efendim, dedim ya çünkü ben de bunu ona söylemiyorum. Ama bir şekilde ofise her sene gerçekten de bir sürü avukat geliyor ve altımda çalışmaya başlayan bu meslektaşlarım bir kaç ay sonra türlü çeşitli bahanelerle işi bırakıyorlar. Benim yıllardır yaptığım işe nasıl katlandığımı soruyorlar ve çekip gidiyorlar. Bir kaç ay sonra adliyede karşılaştığımızda eğer onlardan bakışlarımı kaçırmayı becerememişsem arabalarıyla beni ofislerine götürmeyi teklif ediyorlar. Benim arabam ya da kendime ait bir ofisim yok. Arabalarının ön koltuğunda oturup radyoyu sevdiğim istasyona ayarlamak için kurcalarken yeni aldıkları evden bahsediyorlar. Benim evim falan da yok. Kiralık dairemde sahiplendiremediğim kedi yavruları ya da yeni çalmaya başladığım midi klavye veya saatler süren bisiklet turlarım onları ne kadar ilgilendiriyorsa o evler ve arabalar da beni bu kadar ilgilendiriyor işte ama sanırım herkes gibi onlar da beni anlamıyorlar. Yanlış anlamayın işimi sevmediğimden ya da yeteri kadar üzerinde çalışmadığımdan değil. Yaptığım işi o kadar önemsiyorum ki bazı geceler rüyama girdiği oluyor ve kendimi sabaha kadar sabredemeden birden ofiste buluveriyorum.

         Su çok hızlı akmaya başladı ve pek fazla zamanım kalmadığını hissedebiliyorum. Peki, dinleyin o zaman. Ücretsiz izine çıkarıldığımda diğer avukat arkadaşım neden bunu yaptığımı sordu, en azından sorumluluğu beraber üstlenebilirmişiz. Ona bunu aslında kendim için yaptığımı söyleyemedim, abi uzun zamandır bir şeyler hissedemiyordum ve böyle birşeye ihtiyacım vardı diyemedim. Ama mesela o da bilmiyor, bazen ofiste çalışırken vestiyerde asılı duran cübbemi giyip gökdelenlerin arasından sahile kadar yürüyesim geliyor. Bunu o çok sevdiğim Batman gibi bir super kahraman gibi değil de (-Tabiki Christopher Nolan'ın Batman'inden bahsediyorum.), çıplak vatandaşa daha yakın bir ruh haliyle yaptığımı düşlüyorum ama bunu ona söyleyemiyorum, akıl hastası falan olduğumu düşünmesinden korkuyorum. Bunu düşlüyorum çünkü bunu yapmazsam hayatımda -benden devamlı aidat alan baro yönetiminin on sene sonra bana meslekteki tecrübemden dolayı bir plaket vermesinin dışında- başka bir şey olmayacağından korkuyorum. Aynı yönetim iyiniyetli bir hesapla bir bu kadar yıl daha yaşarsam otuz sene sonrasının baro dergisinin son sayfasına;

Vefat;
Merhum 1982 yılında Bursa’da doğmuştur. 2006 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuş, stajını baromuzda yaparak 2007 yılında Baromuz levhasına kaydolmuştur.
Merhuma tanrıdan rahmet, kederli ailesine ve meslektaşlarımıza başsağlığı dileriz.’
diye de yazacaktır..

         Sular belimin üzerine doğru çıkarken şöför 'Abi hadi artık kalk gidelim, iyi misin sen diyor?' En son kimin iyi olup olmadığımı sorduğunu hatırlamıyorum. Şimdi ben burada bu özensiz yazıyı yazarken büyük ihtimalle annem beni merak ediyor, şoför ofistekilerle beni çekiştiriyor, o s.kilmedik bir kulak arkamı bırakan ama ilgime de muhtaç arkadaşlarım bana internetten falan mesaj atıyorlardır. Kusar gibi yazdım bu yazıyı biraz yine üzgünüm. Bazen buraya bu ay kirayı zor verdim ya da varoluşla ilgili hala çözemediğim sorunlarım var, hayat bana gerçek değilmiş gibi geliyor demek istiyorum ama onun yerine bunları karalıyorum. ( Ama bu iyidir diye de kandırıyorum kendimi, zaten mutlu olursan üretemezsin diyorum, iyi hissetmenin hayal gücümü öldürüp beni iyice sıradanlaştıracağından korkuyorum. ) Şoför ‘Abi, hanımın bugün izin günü de çocukla beraber bu akşam onları gezdireceğime söz vermiştim, geç oldu iyice.’ diyor. Bunu söyleyen aynı şoför buraya gelirken avukat olduğumu öğrenince yeni liseyi bitirmiş sevgilisiyle evlenmek için boşanırsa karısının arabasını altından alıp alamayacağını da sormuştu. Ona ' DONUNU BİLE ALIR .MINA KODUMUNUN ÇOCUĞU HEM SEN KIZIN YAŞINDAKİLERLE BERABER OLMAYA UTANMIYOR MUSUN? demek istemiştim ama onun yerine, usul ile hak ve hukuktan bahsetmiştim. Şoför elini uzatıyor ve yerimden doğruluyorum. Hala bana elini uzatan birinin olması güzel. Bağajından çıkardığı mikrop dolu bir havluyla vücudumu kurulayıp ön koltuğa oturuyorum ve psikopat falan olduğumdan endişe etmiş olacak ki yol boyunca hiç konuşmayarak beni aldığı otele geri bırakıyor. Ona bu akşam karısıyla ve kızıyla beraber harcaması sözü karşılığında her ne kadar bu ay sonu elime para geçip geçmeyeceğini bilmesem de taksimetrede yazan paranın iki katı kadar bir tutarı veriyorum ve içimden bu yazıyı sakın yayınlama Ozan derken otele girip disko saatini beklemeye koyuluyorum..

6 yorum:

  1. iyi ki yayınlamışsın.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sen de iyi ki değerli zamanını ayırıp okumuşsun o zaman, teşekkür ederim.

      Sil
  2. Mahvediyorsunuz beni burada...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim sıra arkadaşım, rica. >'.'<

      Sil
  3. Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  4. Geeçekten güzel yazıyorsun kalemin gayet sağlam ve bu yazının daha uzun olmasını istedim okurken, teşekkürler bloğunda turlamaya devam ediceğim.

    YanıtlaSil