28 Aralık 2013 Cumartesi

Sorunlar



        Kafamda samsak ve yağ kokusu, bir taraftan içimden dün akşam maçı beraber izlediğim renktaşıma küfrederken önümdeki sözleşmeyi inceliyor ve etrafımdaki ünlü oyuncuların bana bakmadığını hayal etmeye çalışarak her şey normalmiş gibi davranıyordum, sanki olması gereken buymuş gibi. Bu sırada müvekkilim olan hanımefendi bana herşeyin yolunda olup olmadığını sordu. Aslında hiç birşeyin yolunda olduğu falan da yoktu çünkü ben o an hiçbirşey düşünemiyor ve sadece ağzımın yanından salya akıtmamak için çabalıyordum, hala çene kaslarımı tam olarak hissedemiyordum. Eğer bilmiyorsanız söyleyeyim; yeterince garip davranırsanız insanlar sizin salak olduğunuzu anlamayacaklardır, tuhaflığınızın hayatınızın herhangibir alanındaki üstün yeteneğinizden kaynaklandığını sanırlar. Oysaki ben yetenekli falan değildim, sadece salaktım ve bugün burada bunu kanıtlamak için size son oniki saatte başımdan geçenleri özetlicem.

        Çalıştığımız işler sadece karnımızı doyuracak kadar para kazandırıyor; kira ve faturalarımızı ödemekte zorlanıyorduk ama biz başka derdimiz yokmuş gibi hala tuttuğumuz takım gol yedikçe kahroluyorduk. Bir tane daha yemeyelim bari dedi, yenilmek çoktan kabulumüzdü ama fark yemekten korkar olmuştuk. Adamlar bize insaf etmiyordu, kalemize geldiklerinde gol yemek farz olmuştu, resmen tecavüze uğruyorduk. ‘Yürü lan çıkalım.’ dedi. Bunu yarın kimseye söylemeyecektik ama dördüncü golü yedikten sonra stattan çıkmıştık. Önce bir tuvalete uğradık. Yolumuz uzundu ve vücudumuzda stada gelmeden önce içtiğimiz türlü çeşitli aromalı içkilerin sıvıları doşalıyordu, bu muhteviyatı boşaltmaya ihtiyacımız vardı. Şimdi bunu buraya yazarken bile tuhaf hissediyorum ama tuvalette herifin biri pisuvarda masturbasyon yapıyor, bunu yaparken de küfredip duruyordu. Hayır adam son kalan idrar damlalarını sallayarak düşürmeye calışmıyordu, bunu anlayabiliyordunuz. Tribünde manyak çoktu. Bütün bir ay kendinden, eşinden ya da çocuğundan kısıp maç bileti alıyordun ve sonuç; kahroluyordun. Ulan herif belki bütçesini maça gelmek yerine karısını alışverişe ya da yemeğe götürmeye harcasa hem kahrolmayacak hem de mutlu ve düzenli bir cinsel yaşamı olacaktı ama ne diyebilirdiniz ki, yani kafası nal olmuş orada o an kendini tatmin eden bir adama ne diyebilirdiniz veya şöyle sorayım bunu nasıl derdiniz?

        Bu arada dikkat ettiyseniz uzun zamandır yazmıyorum ve bu nedenle söylemek istediğim çok fazla şey var ama yazıyı uzatıp sizleri sıkmak da istemiyorum çünkü amacım sizleri sıkıp da yolunda gitmeyen hikayemle ömrünüzden dakikalar çalmaktan çok başıma gelenleri okumanızı sağlayıp olan bitenleri sizin de yaşamamanız, hepsi bu. Tribün aileniz gibiyidi, birkaç maçtan sonra oradaki bütün insanları tanımaya başlıyordunuz. Mesela şu maçlara sanki antrenörmüşcesine takım elbiseyle gelen beyefendiye tuttuğunuz takımın oyuncularına küfretmemesi için uyaramazdınız ya da uyarabilirdiniz belki ama size de sinkaflı küfredilmesinden rahatsız olmuyorsanız tabi. Ya da hani şu bir paket sigarayı ard arda yakarak maçları hep ayakta izleyen hırpani görünüşlü renktaşınız var ya, sakın ona maçları oturarak izlemesi gibi bir ikazda bulunmayı denemeyin Ufak tefek yapısına aldanmayın; sizi çiğneyip oracığa tükürüverir, bunu başkalarına yaptığını gördüm. Gerçekten tribünde manyak çoktu, bunun için deplasman otobüsene binmenize gerek yoktu. (Burada bir parantez açayım. Deplasman otobüsü gerçekten ayrı bir b.ktur. Bunu başka bir yazıda anlatırım.)

        Tuvalette masturbasyon yapan adama tabii ki hakvermedim ama damarlarımdaki alkolden olsa gerek çok da fazla önemsemedim bu hareketini. Ben pisuvar denilen işeme kutusu benzeri dünyanın o en iğrenç icatlarından birine işeyemediğimden, kendimi bir tuvalet kabinine -kapı kolundaki mikropları düşünmemeye çalışarak- kilitedim ve bir taraftan rahatlamaya çalışırken başladım devre arasında babamla konuşup konuşmadığımı düşünmeye. Sanırım maç kötü gidince babam üzülmeyeyim diye beni aramamıştı. Maçların devre arasında genelde babam arayıp maçın ikinci yarısında neler olabileceğini sorardı. Bu yıllar önce benim ona yaptığımın tam tersiydi. O zamanlar ben küçük bir çocukken ona böyle sorular sordukça başladın yine ahiret sorularına derdi. Oysa ki şimdi ben babamla konuştuğumda hangimizin daha yalnız olduğunu düşünürdüm. Bir de bu konuşmalarımız sırasında ona hep sormak isterdim acaba hayat bu yaşlarda mı zor yoksa ileride daha da felaket bir hal mi alacak diye. Ama böyle şeyleri babanızla konuşamıyordunuz işte. Tanıdığım neredeyse bütün erkeklerin babasıyla ilgili sorunları vardı, çoğu babalarının onları yüzüstü bıraktıklarını hissediyorlardı. Anneleriyse zaten onları aldatmayan tek kadındı. Hayat ne tuhaftı. Akllımdan bunlar geçerken dışarıdan gelen sesler beni gerçek hayata döndürdü. Aynı zamanda psikayatrist olan arkadaşımın o otuzbirci renktaşımla konuştuğunu anlayabiliyordum. Herif herhalde işini görmüş ve beynine kan gitmeye başlamıştı, mantıklı konuşuyordu çünkü. Şimdi burada sizin ömrünüzden oynanmış ve bitmiş bir maçın kritiğiyle zaman çalmak istemiyorum ama dikkatli dinlediğinizde maçın kritiğini yaparken haklıydı p.zevenk. Neyse olan olmuştu artık, tuvalet kabininden çıkıp lavaboya doğru ilerledim. Yalnız olsak elimizi yıkamadan çıkacağımızı adım gibi bildiğim o tuvaletten sırf birbirimiz hakkında kötü şeyler düşünmeyelim diye en azından musluklardan su akıp akmadığını kontrol ederek çıktık ve amonyak ile sidik kokusundan zor nefes aldığımız o tuvaletten kendimizi dışarı zor attık. Böyle şeylerden tiksinmiyordum ama ne olur o çok bilmiş ifadenizle beni yargılamayın, siz de askerliğinizi yaparken o kadar tuvalet nöbeti tutsaydınız siz de tiksinmezdiniz sevgili arkadaşlarım.

        Biz stattan çıkarken beş oldu diyordu insanlar ve biz metroya giden o yolda hızlı adımlarla ilerlerken de altı… (-Sahi bu yol hep bu kadar uzun muydu, hatırlamıyordum.) Maçtan önce ne olursa olsun canları sağolsun diyorduk, futbolcuları çocuğumuz gibi seviyorduk. Ben bunları düşünürken Serkan 'YARIN NASIL GİDİCEZ LAN İŞE, İNSANLARIN YÜZÜNE NASIL BAKICAZ .MINA KOYİM!?' dedi. O bence ona sırf yakında bir çocuk vereceği için bile ömür boyu sevmesi gerekirken eşinden nefret ediyor, ben ise evil bile değildim ve ikimiz de kredi kartlarımızın asgari tutarını ödeyip, kredi çekicek banka bulmakta zorlanıyorduk ama bu sorunlar bir kurşun kalem kadar önemli değildi şu an. Rezil olmuştuk, ne demekse artık namusumuzu kaybetmiştik sanki. Metroya geldiğimizde stadı erken terkedenlerin sadece biz olmadığını anladık. Alkol kokusu ter kokusuyla karışıyordu ve yine nefes almakta zorlanıyordunuz. Yerin metrelerce altındaydık ve raylı sistem arızalanırsa oradan sağ çıkmamız pek de olası gözükmüyordu ama insanlar buna rağmen sinirden hareket halindeki metroyu sallayıp tekmeliyordu. Her ne kadar buraya birşeyler karalarken argoyla ilgili sıkıntım olmasa da burada bile kaleme alamayacağım ağır küfürlerdi bunlar. İnsan tuttuğu takımın taraftar grubundan nefret eder mi, eğer sizin de gerek tezahuratları gerekse basın açıklamaları ya da duruşlarıyla sizi utandıracak bir taraftar grubunuz olsa siz de bu konuda tereddüt ederdiniz sevgili arkadaşlarım. Neyse ki biz Tekyumruklardandık, Ultraslan'ın karşısındaydık. Zaten genel olarak benim Galatasaraylılığım babamın Fenerliliğine karşı bir tepkiydi ve itiraf etmem gerekirse tamamen bir ergenlik hatasıydı. Çoğu zaman keşke babamla aynı takımı tutsaymışım derken buluyordum kendimi. İngilizler gibi bütün aile aynı takımı desteklesek, hepberaber sevinsek. Ergenlikte bunu sorun etmiyordunuz, hoşunuza bile gidiyordu belki ama ilerleyen yaşlarda hayatın gerçekleri yüzünüze çarptıkça böyle şeyleri önemsemeye başlıyordunuz. Bunu kimselere söylemiyordum ama bana baktığınız yerden ne kadar fanatik gözükürsem gözükeyim en ezeli rakibimiz olan takım bizi yendiğinde tuhaf bir şekilde mutlu oluyordum, sırf babam da mutlu oluyordur diye. Neyse anne memesi veya baba penisiyle açıklanacak Freudçu psikanalitik çözümlemeler şu an en son istediğim. Size karşı çözülmeye niyetim yok, buna şimdi burada izin vermeyeceğim.

        Metroda, ezici testosteron oranına inat sarılan sevgililer ile çocuğuna futbolun aslında böyle bir şey olmadığını bakışlarıyla anlatmaya çalışan anne babalar da vardı. Adamın biri kombinesi olduğunu ama iş yoğunluğundan sadece şampiyonlar ligi maçlarına gelebildiğini söylüyordu. Can sıkıcı ama bir o kadar da böbürlenme kokan bir şikayetti bu, Rolex saatim ne kadar büyük, taşımakta zorlanıyorum gibi. ‘Golleri kim atmış?’ dedi başka biri. ‘Isco’ dedi öteki. ‘Isco ne olm şirket adı gibi, ulan her yeni oyuncunun da s.ki bize kalkıyor.’ dedi diğeri. Oysa ki Isco çok iyi futbolcuydu. Ben biraz da onu izlemek için bugün buradaydım. Takımınızda Drogba ve Sneijder gibi isimler varsa (Gerçi böyle bir skordan sonra bu adamlar sizin takımınıza ne kadar daha katlanabilirler, bilemiyordunuz.) izlediğiniz şey futbol değil de aslında sanat oluyordu. Bu en az bir müze gezmek ya da konsere gitmek kadar sizi iyi hissettirebilirdi. Ama insanlar bunu anlamıyordu ya da belki ben yeteri kadar iyi anlatamıyorumdur, bilmiyorum.

        Metroda bir taraftan nefes almaya çalışırken Gayrettepe istasyonunda inip eve, Beşiktaş'a kadar yürümeyi düşünüyordum. Yürümek biraz da olsa beni rahatlatırdı. Yarın iş vardı, Serkan'da metrobüse atlayıp evine gider herhalde diye de düşünüyordum bir taraftan içimden. O sıralar çok düşünüyordum belki ama her zamanki gibi yine hiçbir şey düşündüğüm gibi gitmedi. Metro Levent istasyonunda durunca ‘Hadi lan Sponge'a gidelim.’ dedi. Sponge Pub bizim ofisin yanında bir bardı. Bazen iş çıkışı orada o kadar çok içerdim ki, eve uğramak yerine ofise dönüp direk sekreterin masasının karşısındaki koltukta uyurdum. Ben hayır diyemezdim, Serkan bunu bilirdi. Anlaşılmıştı; bu gece daha bitmemişti, sağlam içilecekti.

        Sponge'ın önüne geldiğimizde beş tane Ultraslanlıyı iki Tekyumruklunun ağzını burnunu kırarken gördük. Zaten bu mekana başka takımın taraftarları gelemezdi. Tekyumruklar da sıkı çocuklardı ama demin bahsetmiştim dikkatli okuyucularsanız farketmişsinizdir, Ultraslanlılar daha kalabalıklardı. Tekyumruk atkımı ceketimin içine soktum. Bu saatte yiyeceğim dayağın beni daha iyi hissettireceğini düşünmüyordum. Serkan'ın da oralı olmadığını görünce birden içimi gereksiz bir mutluluk ve geleceğe dönük saçma sapan bir iyimserlik kapladı. Dayak yemediğimiz için mutlu oluyorduk, hayatımız sanırım daha kötü olamazdı. Biz Sponge Pub’a girerken Ultraslanlılar Tekyumrukluları iyice patalkadıktan sonra kan içerisindeki suratlarına tükürdüler ve gittiler. Ben kurumsal bir şirkette gelecek vaadeden bir avukattım ve Serkan ise iyi bir özel hastanede akademik kariyerine de devam eden bir psikiyatrist ama bu akşam burada bunlarla uğraşmamamızın nedeni toplumsal statülerimiz değidi. Çünkü daha büyük dertlerimiz vardı. O birazdan müstakbel eşininin kardeşinin, nam-ı diğer kayınbiraderinin onu her ay nasıl üttüğünü anlatacak, ben de ona saçlarımın birden nasıl dökülmeye basladığından bahsedecekim. ‘Zeytinyağı ve sarımsağı denedin mi?’ dedi bana. Bir günde etkisini gösterir, ertesi gün saçların canlanmaya başlar bile. Bu sırada barmen Salih abi geldi. Çok susamıştım, en fazla bir 33lük içecektim belki de bir votka portakal bilemiyordum ama Salih abi önümüze her zamankinden getirmişti. Her zamanki votka redbuldu, biz aramızda bu karışıma redbullah diyorduk. Şu saatte içmek isteyeceğim en son şey oydu ama bize sormamıştı bile. Susamıştım, boğazımı birşeylerin ıslatması fikri hoşuma gitmişti. Ben daha içkimden ilk yudumu alırken basladı kayınçosunun onu nasıl soyup soğana çevirdiğini anlatmaya. Ben o sırada yine aklen orada değildim ve Serkan'ın eşinin beni ne zaman affedeceğini düşünüyordum. Serkan'ın eşi Ceren şu sıralar beş aylık hamileydi ve hamileliğinin üçüncü ayında Serkan daha fazla dayanamayıp ortak arkadaşımız olan Pelinle beraber olmuştu. Onları durdurmaya çalışmıştım, inanın çok çaba sarfettmiştim ama o gitti ve karısını aldattı. Ama zaten Serkan bununla başa çıkamadı ve o kadar suçlu hissetti ki kendini, olan biteni sevgili eşine itiraf etti. Serkan bir gece yine çok içtiğinde bana o günah gecesinin detaylarını anlatmış ve her ne kadar eşine karşı pek birşey hissetmese de başkasıyla da olamadığından dert yanmıştı. ‘Aramızda hiçbir şey olmuyor, kardeş gibi yatıyoruz abi ama alışkanlık işte ne yaparsın dediğini hatırlıyorum.’ Ama tabiki kabak benim başıma patladı ve ne Ceren ne de Pelin o günden sonra bir daha benimle konuşmadı. Neyse canıma minnetti, zaten evlendiklerinde bir şekilde arkadaşlarınızdan uzaklaşıyordunuz ve ben de evli çiftlerin evlerine misafir olup ömürlerinin sayılı saatleri karşılığında kazandıkları paralarla satın aldıkları eşyalarının hikayelerini dinlemeye çok da hevesli değildim açıkçası. Gerçi olan bitenden sonra Serkan'da tuhaflaşmıştı. İlaç kullanıp duruyordu. Sahi ben en son Ceren'i ne zaman görmüştüm? Neyse biraz önce demiştim ya bu aralar çok düşünüyordum diye, işte aklımdan geçenler hep böyle şeylerdi ama yine de hatırlayamadım. Bu düşünceler canımı sıkmıştı, önümdeki içkiyi hızlıca bitirip bir tane redbullah daha sipariş ettim. Aslında büyük ihtimalle bu kadar çok içtiğimden unutkanlık yaşıyordum ama bu canımı sıktıkça da sanki çözüm buymuş gibi daha çok içiyordum. Ne biçim bir kısır döngüydü. İşte aklımdan tam da bunlar geçerken Serkan ne düşündüğümü sordu. Geçiştirmek için evde sarımsakla zeytinyağı olup olmadığından emin olmadığımı söyledim ve yalan söylediğimi anlamasın diye de ekledim, Ceren'in hamileliği nasıl gidiyor? Fakat ben sanki ona bunu sormamışım gibi maç çıkışı tuvalette gördüğümüz adamda bir tuhaflık hissedip hissetmediğimi sordu; masturbasyon yapıyordu sanırım dedim, evet dedi sen tuvaletteyken onunla konuştum, onun da eşi hamileymiş. İçtik; o gece yine çok içilmişti, diğer konuşulanlar o masada kaldı.

        Sabah kalktığımda ne yapacağımı düşündüm; çocukken hep filmlerde görürdüm iyi bir avukatın mutlaka yapacağı işleri olurdu, ama ben iyi bir avukat değildim. Telefonun alarmı şarjı bitmiş olacak ki çalmamıştı ve ben alkolün de etkisiyle susayıp uyandığımdan malak gibi tavana bakıyordum. Aman Allahım birden farkettim, oda leş gibi sarımsak ve zeytinyağı kokuyordu. Tamam kedi pisliği de kokuyordu ama bu beni rahatsız etmiyordu artık, çünkü evdeki sahiplendiremediğim dört yavru kedinin pisliğine bir şekilde alışmıştım artık. Yani en son dört tane saydığımı hatırlıyordum ama o kadar büyümüşlerdi ki birbirlerine hallenmeye başlamışlardı, yeni bir felaket yakındı. Amaaan be, bu kadar derdimin arasında bir de onların doğum kontrolleriyle uğraşacak değildim ya? Birden dün geceye ait kare kare görüntüler zihnimde canlanmaya başladı. Sabaha karşı Sponge'dan çıkıyorum eve gelmeden o kafayla alt kattaki tekele uğrayıp sarımsak ve zeytinyağı olup olmadığını soruyorum ve tekelin sahibi Ercan amca da iyi niyetle meze yapmak için kullandıklarının bir kısmını bana veriveriyor. Ercan amca beni kıramazdı, nasıl kırsın? Ben bu muhite taşındığımdan beri işler o kadar artmıştı ki yandaki dükkanı da satın almıştı. Gerçi belki de yandaki dükkanı almasının benim alkol tüketimimle bir ilgisi yoktur tabi, bilmiyorum. Neyse, herşeyi şimdi daha net hatırlıyorum. Artık saçlarımın dökülmesi nasıl canımı sıkmışsa eve gelip ilk iş sarımsak ve zeytinyağını kelleşen kafama sürüp saçlarıma bir poşet geçirip olduğum yerde sızıyorum, evet. Damarlarımda alkol varken yaptığım saçmalıklar yoğun bir utanma duygusuyla aklıma gelince bir daha içmeyeceğim diyorum içimden ve telefonu şarja takıp pin kodunu da üçüncü denemede tesadüfen girip yatağın üzerinde öylece bırakıp yüzümü yıkamak için tuvalete gidiyorum. Aynadaki eskimiş suratıma bakarken her sabah olduğu gibi beni bu saatte kalkmak zorunda bırakan hayat şartlarının talukatını s.keyim diye düşünmeyi de ihmal etmiyorum. Eğer benim gibi hayattaki tek motivasyonunuz akşam yatmak ise ve bu nedenle hayatınıza devam edebiliyorsanız, günler hep böyle aynı sıkıntı ve öfkelerle birbirini tekrar eder durur sevgili arkadaşlarım. Has.ktir ama bir dakika bugün diğer günlere pek benzemiyordu, bir tuhaflık vardı. Yüzümü soğuk suyla yıkamama rağmen hissedemiyordum. Bu arada telefonum ardarda gelen mesaj sesleriyle titremeye başladı. Bir gariplik olduğunu daha yoğun hissedebiliyordum, yani hem kişisel hem de telefondan gelen uyarılara bakarsak genel. Kafamda zeytinyağı ve sarımsak karışımın yatağa bulaşmaması için geçirdiğim poşetle zaten hiçbir hareketinde beylik bir durum olmayan ben telefonuma gelen mesajlara bakmak için hızlı adımlarla yatak odasına gittim. Mesajlardan biri patronumdan geliyordu ve neden telefonumun kapalı olduğuna ve bana istediği zaman ulaşması gerekliliğiyle başlayan nasihatın ardından ani bir gelişme olduğunu ve saat 9:00’da bir menajerlik sözleşmesi için büroda olmam gerektiğiyle bitiyordu. Saat 8:30'du. Ağır küfrettim. Aslında tam olarak edemedim, neden edemediğim ve yüz kaslarımı sabahtan beri hissedemediğimin cevabı ise Serkan'dan gelen mesajda saklıydı. Evet diğer mesaj Serkandandı. Dün gece beni çok düşünceli ve gergin gördüğünü ve gece rahat uyuyup bugünüm güzel geçmesi için ben lavobadayken içkimin içine iki tane anti-psikotik attığından bahsediyordu. Bahsetmiştim; Serkan bir psikiyatristti ve reprezantlar kaynaklı çok fazlı yeşil reçeteli ilaca sahipti. Aslında hap bağımlısı or.spu çocuğunun tekiydi. Sanırım dozu kendine göre ayarlamış olacak ki bilincim pek yerinde değildi ve yüz kaslarımı da hissedemiyordum. Patronumun mesajına OK diye cevap verdim. Ona dün gece tribünde kareografi yaparken telefonumun flaşını kullandığımı ve şarjımın bu yüzden bittiğini tabi ki söylemedim, böyle birşeyi nasıl söylerdim? Ofisteki toplantıya geç kalmak üzereydim. Toplantıdaki insanlar zengin ve ünlü oyuncular olacaklardı. Bu insanlar yatakta bile işleri çabuk görülsün isteyen insanlardı. Böyle olduklarını ben bilmiyordum tabi, bunu ofisteki şoför iş çıkışı tıklım tıklım bir otobüsle eve giderken herkesin bakışlarını üzerimize çekerek bağıra bağıra söylemişti. Aslında bu yazıda ofisteki şoförden bahsetmeyecektim, öyle planlamamıştım ama biraz da gönlünü almak istedim onun çünkü en son yazımdan sonra benimle bir hafta konuşmadı, koskoca adam küstü bana. ‘Ozan bey alacağın olsun.’ dedi ‘Ne biçim anlatmışsın beni?’ Aslında az bile söylemiştim ama neyse. Hem bugüne kadar ne s.çmıştı ki elime, ne sürecektim yüzüne? Özetle bu insanlar en ufak bir arızada beni işten kovdurmak için patronuma şikayet edebilirlerdi. Duşa girmeyi düşündüm, soğuk su beni belki kendime getirebilirdi. Yine çok düşünüyordum. Şarkı söylemeyi denedim ama yok, onu bile beceremiyordum. Resmen s.çmıştım. Zaten şampuanda köpürmüyordu ve kafamdaki leşbet koku da hiç çıkacağa benzemiyordu. Duştan çıkıp takım elbisemi giydim ve çantamı alıp bir taksi çağırdım, şoföre uzattığım kağıda ofisin adresini yazarken nedense başıma gelenlere rağmen hayatım hala pek de kötü değilmiş gibi geliyordu bana.

        O gün bir şekilde konuşmamaya çalışarak (-Sabah dişçide olduğuma inandırmıştım insanları, zaten avukatsanız her nefes alışınız yalandır.) o sözleşmeyi hazırladım ve imzalar atıldıktan bir süre sonra da dizi yayına girdi. Olan bitenden üç ay sonra Galatasaray sahasında Juventus'u yenerek üst tura çıktı ve Şubat'daki Chelsea maçını beklemeye başladık. Maçtan sonra Serkan stattan beni arayıp doğacak çocuğuna Sneijder ismini koymasının hukuken mümkün olup olmadığını sordu ve psikiyatrist olan o olmasına rağmen ben de ona bir süre o ilaçlardan uzak durmasının ruh sağlığı için daha iyi olacağını söyledim. Aslında benim de biletim vardı ama maç ertelenip gündüz oynanınca patronum bana izin vermedi ve maçı ofiste onunla beraber çay içerek izledik. Benim için çok farklı bir deneyimdi yani hem alkolsüz birşeyler içmek, hem de o sakin bakışlı, dingin ve kızdığında da bir o kadar çekilmez olan o adamın golden sonra çocuklar gibi nasıl sevindiğine tanıklık etmek. Hala işle ilgili birşeyler yolunda gitmeyip sinirlendiğinde golden sonraki o hali aklıma gelir de tuhaf hissederim. Bu arada evdeki dört yavru kediyi de sahiplendirdim ve menajerlik sözleşmesine konu olan dizi de tahmin edeceğiniz üzere birkaç bölümde sonra yayından kalktı. Siz şimdi büyük ihtimalle sonuna yaklaştığınız bu özensiz yazıyla ömrünüzden ne kadar zaman çaldığımı hesaplayıp bana kızarken beni soracak olursanız: Saçlarım dökülüp babama benzemeye devam ediyorum ama ben hala acaba ben mi yalnızım yoksa babam mı daha yalnız hissediyordur diye düşünüp dururum.

10 yorum:

  1. Gülmekle ağlamak,halime sevinmekle üzülmek arası bir yere gittim ama ben.

    YanıtlaSil
  2. Sis üzülme, zaten hissettirmek istediğim tam olarak da buydu. Yani hikayem ne kadar yolunda gitmese bile buradan tanıklık edecek okuyuculara farklı duygular hissettirebilmek, demek ki başarmışım. Zaman ayırıp okuduğun ve yorumun için teşekkürler.

    YanıtlaSil
  3. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  4. "Yeterince garip davranırsanız insanlar sizin salak olduğunuzu anlamayacaklardır, tuhaflığınızın hayatınızın herhangibir alanındaki üstün yeteneğinizden kaynaklandığını sanırlar." Pazar akşamı izlediğimiz dublajlı filmin başlangıç cümlesi sanki. İlk duyduğuda kulağa komikmiş gibi gelen bir cümle belki ama bir yandan da son derece yerinde bir tespit. Sonra saçını sarımsak ve yağ karışımına bulamış bir adam oturuyor karşımızdaki koltukta, hayatı sorgulayan, mutlu olmak için gerekli her şeye sahip ama bir yandan hayattan yeteri kadar tat alamayan (en azından öyle görünen) bir adam. Oradan bir stadyuma gidiyoruz. Her şeyiyle erkek kokan, erkeksi heyecanların, erkeksi sevinçlerin, erkek kavgalarının yaşandığı, belki giden kadınların bile geçici süreliğine erkeksi bir kimliğe bürünebileceğini tahmin ettiğimiz bir mekana. Sonra bir ofisteki masada oturan iş güç sahibi adam oluveriyoruz birden, oturduğumuz yerden 'parayla oynayan' insanların yaşamlarına bakıyoruz bizden daha mutsuz olduğuna inandığımız (ya da belki de öyle olmasını dilediğimiz) insanların yaşamına. Ceren'in yerine koyup arzu edilmeyen kadın olup kendi durumumuza üzülüp Serkan'ı suçluyoruz; sonra birden Serkan olup onun duygu dünyasından görmeye çalışıyoruz olan biteni. Ama her kimin yerinde olursak olalım, mutsuz bir hikâyenin içindeyiz, mutsuz kadınlar ve erkeklerden oluşan bir hikâyenin..
    Belki de bizim de hayattaki tek motivasyonumuz gece uyumak, ama başkalarının yalnızlık hikâyelerini okuyunca "kendi hayatımız o kadar da kötü gelmiyor" hiçbirimize!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Biri, tekrar merhaba. Yine bir önsöz ile kitap eleştirisi arası yorum yapmışsın, teşekkür ederim. Eğer yaşadıklarımla beraber hikayemin içinde sen de benimle birlikte sürüklenebiliyorsan, ne mutlu bana. Yorumun uğurlu geldi bu arada, yeni bir yazı yayınladım. Umarım onu da keyifle okursun, şimdilik hoşçakal.

      Sil
  5. Nasıl insanlar var hayatında... Ne güzel tespitler, ne acayip insanla...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hepimizin hayatında bir dönem olan şeyler aslında, yeterince dikkatli bakarsanız siz de etrafınızda böyle insanlar bulacaksınız. Teşekkür ederim.

      Sil
  6. '...yeterince garip davranırsanız insanlar sizin salak olduğunuzu anlamayacaklardır, tuhaflığınızın hayatınızın herhangi bir alanındaki üstün yeteneğinizden kaynaklandığını sanırlar.'

    bizde şöyle bir durum vardır Ozi Bey, mahallede bir dilenci küçük çocuğa sorar: Benim arkamdan o eskiden doktordu diyorlar mı burda? Küçük çocuk: Yoooo demiyolar amca. Ulan ne biçim mahalle burası gidiyom ben. diyen bir milletiz :)

    :/ üzünçlü olmuş.. bazı yerlerde güldüm gerçi :) keyif de aldım okurken :)

    ..tabi yanınızdaki arkadaş hap bağımlısı ve hamile karısını aldatan bir kişi olunca sesinizin kısılması sabah o şekilde uyanmanız pek tabii olmuş.. Kusura bakmayın bu şekilde yazdım ama umarım kızmazsınız. Çünkü şöyle çok uzaktan size baktığımda gerek şimdi bu yazınızda gerek diğer sosyal medya cümlelerinizde, böyle bir arkadaşınızın hayatınızda olacağını tahmin etmemiştim.. Özürdilerim bir hiyerarşi olarak algılamayın asla böyle düşüncelerim yoktur. Karakter hiyerarşisi, hmm evet orada sesim çıkıyor biraz. Fakat bunu da yapmamam lazım çünkü 'neden böyle davranıyor?' sorusunu bilmediğim için konuşmam yine yanlış olur.. Her neyse sizin seçimleriniz ve kararlarınız..

    'Dayak yemediğimiz için mutlu olduk' diyorsunuz bende bütün bir yazınıza genel yorum yapmak istiyorum yanlış anlamazsanız; 'Ben size kıyamam, bunun için mutlu olan bir insanı görmeyeli uzun zaman olmuştu çünkü, üzülmeyin lütfen hiçbir şey için. Elinizdekilere bakın, belki çok basit gelecek ama sizin yerinizde olmak isteyen milyonlarca insan var. Kariyeriniz var, elbette sıkıntılar olacaktır, hep olacak. Ama gülümsemeyi bildiğiniz zaman, herşey kendiliğinden çözülür. '

    Bahör.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ne kadar derin bir eleştiri olmuş; okumaya ve yorum yapmaya zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Başka bir yazıda tekrar görüşmek üzere.

      Sil
  7. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil