22 Şubat 2014 Cumartesi

Gitmek

 
 
Şu anda saatte seksen kilometre hızla Anadolu'daki bir taşradan İstanbul'a doğru yol alan bir arabanın arka koltuğunda yalnız oturuyorum ama bu yalnızlığım hiç de tanrısal değil. Zaten içinde bulunduğum araba da aklınızda canlandırdığınız gibi son model de değil. Şöyle anlatayım; biraz önce bir tırı sollamaya çalışırken araba o kadar zorlandı ki direksiyondaki satış sorumlusu küfürler eşliğinde klimayı kapatmak zorunda kaldı, sırf araba biraz daha hızlansın ve karşı şeritten bizim üzerimize dörtlüleri yakarak korna sesi eşliğinde gelen BMW marka arabayla burun buruna çarpısmayalım diye. Ama ben o sırada ölümle sonuçlanmayan maddi hasarlı bir trafik kazasının beni biraz da olsa iyi hissettirebileceğini düşünüyordum. Tabi ki bunu öndeki beyefendilere söylemedim arkadaşlarım, çünkü benim keçileri kaçırdığımı düşünebilirler ve hiçkimse de akli melekeleri yerinde olmayan bir avukatla vekalet ilişkisine girmek istemez. Yine de bilmiyorum ama ufak bir kaza ile titreyip kendime geleceğimi düşünüyordum ve hayatım ile sahip olduklarıma ilişkin bir iyimserlik kaplardı belki bedenimi ama olmadı. Şu an hala hayattayız ve yaşıyoruz, tabi buna ne kadar yaşamak denilebilirse.
 
Anlattıklarımdan farketmişsinizdir, biraz önce ölümden döndük ama şimdi sanki hiçbir şey olmamış gibi direksiyondaki satış sorumlusu yan koltuktaki bizimle burada ne işi olduğunu bilmediğim finans müdürüyle (-Herhalde ofiste yaptığı işten sıkılmış olacak ki birkaç günlük seyahatin kendisine iyi geleceğini düşünmüş.) sütyen bedenleri hakkındaki yarım kalmış sohbetlerine devam ediyorlar. Üç tane toplum tarafından saygı gören statüye sahip kocaman adamın aynı araba içinde sütyen bedenlerinden bahsetmesi pek de hoş değil biliyorum ama konu buraya finans müdürünün oğlunun meme fetişinden geldi. Gerçi iki diyelim. Benim günahımı almayın, beni bilirsiniz kalabalık ortamlarda konuşamam. Yani sizinle karşılsak sorun değil ama bir üçüncü kişi sohbete dahil oldu mu nasıl kaçacak delik ararım bilirsiniz. Bu nedenle bir taraftan nasıl bu kadar rahat olabiliyorlar diye yanımdaki adamlara hayranlık duyarken de bir yandan da sohbete sadece şoför koltuğunun yanındaki finans müdürü dikiz aynasından onay almak için bana baktığında cacık gibi sırıtarak katılıyordum, tabi buna ne kadar katılmak diyebilirseniz işte. Hatta finans müdürü tek başına konuşuyor da diyebiliriz sanırım çünkü iş yerindeki konumu baya bir aşağılarda olacak ki direksiyondaki satış sorumlusu sohbete sadece aynen diye katılmakla yetiniyor. Ağzından ileride terfi alacakken aleyhine kullanılabilecek bir şeyler kaçırıp da finans müdürünün eline bir koz vermek istemiyordur muhtemelen. Aynen diyor ve akabindeki cümle biter bitmez de ekliyor, aynen öyle.
 
Siz sütyen bedenlerini biliyor muydunuz, ben de otuzlu yaşlarda böyle bir ortamda öğrenmek zorunda kaldığım için ve sizin de bilmeme ihtimalinize binaen kısa bir özet geçeyim istedim.(-Karşı cinsten okuyucularım yeni paragrafa geçebilirler. Gerçi birkaç hemcinsim dışında buraya karaladıklarımı okuyan olduğunu düşünmüyorum ya neyse, hatta belki onlar bile okumuyordur kimbilir. Hey orada kimse var mı? ) Sütyen bedenlerinin olayı özetle şuymuş; rakamlar arttıkça kadın bedeni, harfler ilerledikçe ise memeler büyüyormuş. Finans müdürüne göre memeleri bağımsız düşünmek işimizi kolaylaştırırmış, özerk bölgeymiş onlar. Kafamız karışmasınmış, sadece harflarle temsil ediliyorlarmış. Kupları ise avucumuz gibi düşünmeliymişiz. a en küçük kupmuş, avcumuzu bile doldurmazmış yani ama d kocaman ve dolgun meme demekmiş. Rakamlara ise kafayı pek takmamalıymışız, 70’den 95’e kadar artan rakamlar bedeni ifade ediyormuş sadece. Yani 95 a’yı duyunca sevinmemeliymişiz, bu memesi olmayan ama lömbür lömbür yağlı bir kadın demekmiş. Tabi eğer internet sitelerindeki porno kategorilerinden chubby ya da BBW’yi sevecek kadar tuhaf birileriysek bilemiyormuş. Umarım anlamışmışız.
 
Uzun bir süre sadece memeler hakkında laflamış olmalılardı. Finans müdürü her şeyi burada özetlediğimden çok daha ayrıntılı anlatmıştı bize. Saatime baktım da neredeyse bir saattir memeden bahsediyorlardı. Büyük memeler, küçük memeler, bir görseniz ömrünüze ömür katacak ya da size kaçacak delik aratacak memeler. Siz memelerden bahsetmenin güzel birşey olduğunu hayal edebilirsiniz ama bu adamlar hiç de memelerden bahsetmekten hoşlanacağınız birileri değildi, yüzüm kıpkırmızı olmuştu. Bu konularda rahat biri değildim, hiç bir zaman olamadım. Bu satırları okuyorsanız sanırım benimle hayatınızın bir döneminde tanışmışsınızdır yani herhalde beni biliyorsunuzdur ama şu an yanımda olanları ömrünüzde hiç görmediğiniz önbilgisiyle size biraz da onlardan bahsetmek istiyorum. Finans müdürü titriyle size bahsettiğim ve yazının sonuna kadar ismini öğrenemeyeceğiniz adam sert, neredeyse köşeli çene kemiği ve bembeyaz ama çarpık dişleri olan güçlü kuvvetli biri. Yanaklarının koyu allığının rengini veya en azından bir kısmını bol miktarda alkole borçlu olduğunu sanıyorum. Bunun dışında gözüme çarpan geniş ve neredeyse sportif omuzlarından ne yazık ki pek hoşlanmıyorum, adamın karizması canımı sıkıyor anlayacağınız. Aslında adamdan hoşlanmamamın nedeni fiziksel özellikerinden çok gözlemlediğim diğer tüm yontulmamış insanlarda olduğu gibi onda da olan komik bir kendini beğenmişlik hali. Bilmiyorum belki de son birkaç günümüzü beraber geçirdiğimiz için herif sinirimi bozmaya başlamıştı.
 
Bu arada size bahsetmeyi unuttum, şu an beraber yaptığımız şey bayilik sözleşmeleriyle ilgili. Anadolu’nun taşralarında borca batırdıktan sonra hayatlarını kaydıracağımız insanların ölüm fermanı olacak bu anlaşmaları ben hazırlıyorum evet ama, ben de böyle bir gelecek düşlememiştim, bunun için üzgünüm sevgili arkadaşlarım. Ben sadece evimin kirası ve kedilerin mamasını karşılamak için bana söyleneni yapıyorum ama sözleşmeleri hazırlayan benden istediklerine bakılırsa, finans müdürü olacak bu adam yeteneğiniyle ününü akılsızca ve hiç utanmadan insanlar üzerinde dargörüşle kullanarak hatta bayaa bir açgözlülükle kazanabildigi kadar para kazanmaya çalışıyor. Galiba tam olarak bu adamdan neden hoşlandığımı sanırım anlatamadım. Peki, dinleyin o zaman. Küçükken bir yaz tatilinde babamın köyüne gittiğimizde (Özür dilerim arkadaşlarım, size yazlığa gittik diyordum ama bizim hiç yazlığımız olmadı.), babam benim yaklaşamadığımın o uçurumun kıyısında dimdik durarak bana bir hikaye anlatmıştı. Bu kıssanın ana fikri normalde bütün köyün hayvanlarına çobanlık yapan ve en ağır işlerle uğraşan bir akrabamızın ömür boyu kazanabileceğinden fazlasını miras yoluyla bir günde kazanınca, onun nasıl bir kendini beğenmislik ve sonradan görmelik hastalığına kapıldığıyla ilgiliydi. Aslında itiraf etmeliyim ki; ben de sizin benim size anlattığım şeyleri okuduğunuzda olduğu gibi, o zaman babamı çok dikkatli dinlemiyordum. Aklımdan ne zaman o uçurumun kıyısında durabileceğim geçiyordu. Sanki o uçurumun kıyısında durabilirsem babam gibi olabileceğimi düşünüyordum. Babam devam etti; işte o zaman bir Rembrant, bir Mozart, bir Çehov veya bir Gandi hakkında en ufak fikri olmayan birinin kendini büyük bir insan sanması o kadar kolaydır ki dedi bana. Kendinden etkilenmesi icin çok fazla nedeni vardır çünkü. Neyse özetle finans müdürü öyle bir adamı andırıyordu işte. Sonradan zengin olmanın verdiği bir kibir vardı üzerinde ve en gereksiz sohbetlerde bile yenilmeyi kendilerine yapılmış bir hakaret olarak gören kendinden emin o başarılı insanlardandı anlayacağınız. Satış sorumlusu hakkında ise fazla söyleyebileceğim birşey yok. Aynı benim gibi vitaminsiz, solgun ve ruh gibi bir adamdı. Sigara içmeyi nefes almak yerine kullanıyordu ve eğer edebilse de eminim küfürleri de biraz önce kazayla burun buruna geldiğimizde olduğu gibi noktalama işareti olarak kullanırdı ama ortam bunun için müsait değildi ve bu yüzden aynen diyip duruyordu, aynen, evet aynen öyle.
 
   Sabah otelden çıktığımızdan beri yollardaydık ve güneş yön değiştirirken öndeki sohbet de kadın uzuvlarıından sırasıyla kayak ve oradan golf ve en sonunda dana yoğurduna geldiğine göre sanırım onlarda benim gibi acıkmaya başlamışlardı. Kayak hakkında yine söyleyecek bir şey bulamadım, altımda poşet buzlanmış bayırlardan bahsedecebileceğiniz bir ortam değildi, havalı ve keyifli avrupa seyahatlerinden bahsediyorlardı. Kış benim için tatil veya kayak demek değildi. Havalar soğuduğunda doğalgaz faturasının artacağına üzülüp, bir yandan da kat kat giyineceğim için bissürü cebim olacağına sevinen bir adamdım. Ama böyle şeyleri bu gibi ortamlarda konuşamıyordunuz işte. Golfle ilgili ise hiç ama hiç anım yoktu ve onlara dünyanın en gereksiz sporu olduğundan ve sırf birkaç zengin birbirine hava atacak diye ne kadar çok ağacın kesildiğinden bahsedemezdim. İşhayatı böyle berbat birşeydi, her türlü kötülügü beraberinde getiriyordu, insan kendi davranışlarını bile kontrol edemiyordu. Sırf başkalarını mutlu etmek için ağzımdan salak sulak bissürü kelimenin çıktığına hayretler içerisinde tanıklık etmiştim bugüne kadar. Sahi neden futboldan bahsetmiyorduk ki sanki, o zaman en azından benim de söyleyeceğim birşeyler olurdu. Neyse ki ben bunları düşünürken biraz sonra ileride gördüğümüz bir yol üstü lokantasında durakladık.
 
Küçük anadolu taşralarında heyecan uyandıran çok ender şeyler olur arkadaşlarım, bu nedenle bizim girişimiz lokantada hemen sansasyona dönüştü. İçerisi, bu lokantada Adana Demirspor'un deplasman otobüsü mola vermişcesine erkek doluydu. En son bu kadar adamı askerliğimi yaptığım Osmaniye İl Jandarma Alayında görmüştüm. Giyimimiz şık ve biraz da eli yüzü düzgün adamlar olduğumuzdan bütün bakışları üzerinizde hissedebiliyordunuz. Şimdi burada size ne yenip içildiğini anlatacak kadar görgüsüz değilim ama o gün orada başımdan bir olay geçti. Siparişleri verdikten sonra telefonumun şarjı bitmek üzere olduğundan kasaya yöneldim ve boşta bir priz olup olmadığını sordum. Arabanın arkasında ne kadar sıkılmışsam artık  bu saatte şarjımı nasıl bitirdiğimi Allah bilir. Itiraf etmem gerekirse telefon uzun zamandır ben de bağımlılık yapmıştı, bildirimlerin kölesi olmuştum. İnsanlarlayken bile zihnim onlardan çok uzakta oluyordu. Mesela bu lokantaya girdiğimizde de hemen priz arayışına girmiştim. İnsanlardan çok prizlere yakın olmak beni daha güvende hissettiriyordu. İşte bunları düşünüp telefonu kasiyere verip masamıza yöneldiğimde bir ses duydum. Ne kadar telefonumun görünmeyen etkilerinin esiri olursam olayım çevremde olan şeyleri pekaala da farkediyordum. Kasaya yönelen bir adam 1 kase çorbanın ne kadar olduğunu sordu. Kasiyer 3 lira olduğunu söyleyince adam teşekkür edip gerisin geri kapıya doğru yöneldi. Arkasından bakakaldım. Hırpani görünüşlü bir adamdı, büyük ihtimalle hayatı yollarda geçen biri ve bir iki lirası eksik olduğu için o çorbayı içemeyecekti ve kimbilir bu dağ başında aç biilaç daha ne kadar yol katedecekti. Berbat hissettim. Ona yardım etmek istiyordum ama bunu nasıl yapacağımı da bilemiyordum. Beni bilirsiniz; utangaç ve pısırık adamın tekiyimdir, bu teklifi yaparken onu kırmaktan korkuyordum. Ne yapabilirdim? Benim yerime finans müdürü olsa belki şimdiye o adama çoktan bir yemek ısmarlamıştı. Düşünürsem bir yolunu bulurdum belki bunun. Kendimi iyice zorlayıp düşünürsem. Burada her zamanki gibi düşünmekle iş bitmiyordu, çünkü ömrüm boyunca insan ilişklileriyle ilgili sorunlar yaşamıştım. Hep yanlış anlaşılmaktan korkuyordum ama bu sefer de hiç anlaşılamıyordum. Bütün varlığımla düşünmeli ve bunun bir çaresini bulmalıydım. Adam kapıdan çıkıyordu. Tüm gücümle düşünmeye başladım. Adamın kapıdan çıkıp çoktan uzaklaştığı bu ümitsiz dakikada benim zihnimden karmakarışık düşünceler geçiyordu ama bir yolunu da bulamadım bir türlü ve masama geri dönmek zorunda kaldım. Hiç iştahım kalmamıştı, adam canımı okumuştu adeta. Finans müdürüyle satış sorumlusu midelerini o bölgenin yöresel yemekleriyle tıka basa doldururken ben o gün orada olan bitenden sonra o masada ağzıma hiç birşey koyamadım.
 
Bir süre sonra lokantadan çıkıp arabaya yöneldiğimizde saatlerdir direksiyon sallayan satış sorumulusu, -yediği yemek uykusunu getirmiş de olacak- bir süre için araba kullanmayı isteyip istemediğimi sordu. Ona ehliyetim olmadığını söyledim. Külliyen yalandı ama yorgun ve bir o kadar da üzgünken bir de araba kullanacak değildim ya azizim? Bunun üzerine finans müdürü direksiyona geçti, satış sorumlusu dinlenmeye ihtiyacı olduğu için arkada yatacaktı. Tekrar yola çıktık. Finans müdürü zaten bassan da gitmeyen arabayı iyice yavaş kullanıyordu, bu gidişle eve dönmemiz gece yarısını bulacaktı. Sanırım farketmişsinizdir, finans müdürü ağızdan ishal bir herifin tekiydi. Beni sohbetiyle hemen esir etmeye başladı. Benim neden evlenmediğimi merak ediyordu, hiç başka işim yokmuş gibi şimdi de ona ibn. olmadığımı kanıtlamak zorundaydım. Ama bir dakika, dikkatli dinlediğimde finans müdürü beni evliliğe teşvik etmiyordu bunu anlayabiliyordunuz. Uzun zamandır bu türden bir adama rastlamamıştım. Sanırım onun hakkında peşin hükümlü davranmıştım. Başladı anlatmaya; son dönem evliliklere bakıyorum da yatak odalarına kadar giriyoruz herkesin, mahremiyeti yitirdik dedi. Herkes etrafındakilerin ilişkisine batmış dibine kadar, üzüntümüzü sevincimizi paylaşmazsak o duyguları tam yaşamamış sayılıyoruz sanki. Aşkından kocasından hediye alan, daha içine bakmadan fotoğraflarını paylaşıyor. Eşimizden hediye alma yarışında geride kalmadığımızı kanıtlamamız lazım diye de devam etti. Hayır mesela ben belki eşimin yaptığı yemeği çok beğeniyorum ama yemek sonrası sohbet etmiyoruz ki, hanım çektiği masanın fotoğrafını paylaşılıyor. Sittin senede bir içimden geldi çiçek aldım mesela, hop bir daha fotoğraf çekiliyor. Diyelim ki doğum günü mü kutlayacaz, hemen internete yazıyoruz, istiyoruz ki herkes görsün. Sanki belediye instagramı veya facebooku olmayanlara nikah kıymıyor ya da düğünden sonra bunlar şart koşuluyor diye de ekledi. Bununla bitse de iyi; karılarını durmadan eleştiren adamlar, kocasını bulduğu her fırsatta küçümseyen kadınlar, evli oldukları için hayattan ümidi kesmiş daima bekarlara öykünen, gözlerindeki yaşam enerjisi sönmüş insanlar her yerde. Yani artık evlilik herkesin pek harcı değil boşver, keyfine bak dedi bana. Arka koltukta şimdi horultuları duyulan ama benim yerimdeyken sadece aynen diyen satış sorumlusuna da hak vermeye başlamıştım. Bu adamın söylediklerine katılmamak elde değildi. Aynen demekten başka ne diyebilirdim ki, ve akabinde aynen öyle. Finans müdürüne önyargıyla yaklaştığım hissiyle beraber anlattıklarını dinleyip düşünürken ondan özür dilemek için ona yoğun bir sarılma isteği geldi bana ama içim geçmiş, uyuyakalmışım.
 
Uzun ve deliksiz bir uykuyu mışıl mışıl çektikten sonra korna sesiyle uyandım. Güneş sol penceremdeydi, demek ki güneye gidiyorduk. Gözümü bir ışık almıştı ama bu güneşin ışığı değildi. İçgüdüsel olarak şoför koltuğundaki finans müdürüne döndüğümde onun göz kapaklarının da yeni yeni açılmakta olduğunu gördüm, herif uyuyakalmıştı. Yolun ilerisinde birbirini sollayarak geçmeye çalışan iki otobüs dörtlülerini yakarak üstümüze geliyor ve hızla yaklaşıyorlardı. Kazanın kaçınılmaz olduğunu ve bunun hayatımın sonu olduğunu düşündüm ve ağzımdan bir has.ktir .mına koyim çıktı. (Bu arada özür dilerim arkadaşlarım, diğer yazılarımdan farklı olarak uzun süre küfretmeden dayandığım bu kadar sayfadan sonra ağzımı bozmayı ben de istemezdim ama burada size olan biten neyse onu anlatıyorum, üzgünüm. ) Eğer mola verdikten sonra yer değiştirmeyip hala arkada kalsam belki kurtulacaktım ama ön kotukta olduğum için kaza sonrası yaşama şansı çok az olan benim, işte ölüme yaklaştığım o an belki hayatım bir film şeridi gibi gözümün önünden geçmedi ama ölmeyi hiç ama hiç istemediğimle beraber hayatımla ilgili en az beş şeyi de sevdiğimi farkettim. 1) Etrafımdaki insanlar genelde ofisteki şoför, berberim veya bakkal gibi sosyal hayat gereği tanıştığım insanlardı ve onlarla zaman geçirmekten başka şansım olmadığı için katlanıyordum onlara belki ama, onları seviyordum da. 2) Pazar günlerini seviyordum. Balık tutarak, fotoğraf çekerek, bisiklete binerek ya da sadece maç izleyerek geçirebileceğim günlerdi, ve eğer bugün burada ölmezsem iyiniyetli bir hesapla önümde bunun gibi tembelliklerle keyfini çıkaracağım birçok pazar daha olacaktı. 3) Bir anda evim gözümde tüttü. Orada yarım bıraktığım birkaç kitapla film vardı, çok hoşuma gittiklerinden bitirmeye kıyamamıştım. Daha okunacak ve izlenecek onlar gibi kimbilir kaç tane daha olduğunu düşündüm. Onları keşfedemeyeceğim için çok üzüldüm. 4) Hayvanları seviyordum. Ev ve sokaktaki kediler, balkondaki kuşlar ya da barınaktaki köpekleri şimdiden özlemeye başladım. Onları hiç ama hiç yalnız bırakmak istemiyordum. 5) Ben beşinci maddeyi utanmadan buraya nasıl yazacağımı düşünürken... Arkadaki satış sorumlusu kaza yapıyoruz abi ya diye bağırdı. Finans müdürü ani bir refleksle kendine geldi, direksiyonu kırdı bir süre için yolun dışında sürdükten sonra sis ve toz bulutunu arkamızda bırakarak tekrar asfalt yola çıktık. Direksiyondaki finans müdürü ucuz atlattık deyip arkadaki satış sorumlusu ağzına bir sigara koyup onu aynen, aynen öyle diye her zaman ki gibi onaylarken; ben yaşamak için yeterince nedenim olduğunu düşünüyordum sevgili arkadaşlarım, ya siz!?