11 Ocak 2015 Pazar

Travis


Onu tanıdığımda adı Bora’ydı. Yok hayır adı Bora değildi, ona benzer bir şeydi. Tuna’ydı ya da Tayfun’du sanırım, evet. Aslında adı bunların hiçbiri değildi, bunları gerçek kimliğinin ortaya çıkmaması için yazdım. Zaten şu anda da adının Melek olması lazım; belki de Alev’dir tam olarak bilmiyorum, gerçi Bahar’da olabilir kim bilir. Neyse kafanızı daha fazla karıştırmayayım. Benim yazılarımı daha önce okumuşsanız sonradan olacakları hemen ortaya çıkarmaktan kaçındığımı bilirsiniz ama bu diğer yazılardan farklı olacak. Bu sefer hikaye yada anılarımın işte siz nasıl adlandırıyorsanız ortasındaki o kırılma noktasına kadar sabretmenize gerek kalmadan bilmenizi isterim ki: o kadın kılığında bir erkek, yani bir travesti. Ve bu pazar beni kahvaltıya davet etti.


Şu anda büyük bir kahvaltı masasında karşılıklı oturuyoruz ve ben pek rahat hissetmesem de her şey yolundaymış gibi davranmaya çalışıyorum, sanki olan biten normalmiş gibi. Ağzını dudaklarını daha kalın yapmak için kenarlarının üstünden geçerek parlak kırmızı yapmış ve ben yüzünde eski halini hatırlatacak bir işaret ararken ince belli bardağın ucunda ruj izi bırakmamaya çalışarak çayından bir yudum alıyor ve bana saçlarını beğenip beğenmediğimi soruyor. Sık saçlarını her zaman kısacık kestirirdi ama bahsettiği bu değil. Uzun fönlü sarı peruğu hakkındaki fikrimi merak ediyor. Çok pahalıymış; gerçek saçtanmış çünkü. İnsanlar saçlarını uzatıp satarak para kazanıyorlarmış, bunu biliyor muymuşum? Hayır bilmiyordum. Zaten kendi saçlarını kısa kestirmesinin nedeninin daha rahat peruk takmak olduğunu da o zamana kadar anlamamıştım. Neden uzatmıyor ki diye düşündüğümü hatırlıyorum içimden, uzun saçın ona yakışacağını düşünmüştüm hep. (Burada bir parantez açma ihtiyacı hissettim. Kendi saçlarından bahsediyorum; peruktan değil ve saçlarını uzatmasının onu görmeye alışık olduğum haliyle bir erkeğe yakışacağını düşünüyordum ama böyle şeyleri de konuşmuyorduk tabi, erkekler kendi aralarında böyle şeyleri konuşmazlar.) Bir taraftan delik kulak memelerine takmış olduğu 1 lira büyüklüğündeki parlak elmas çakması küpeyi inceleyip ağzımdaki zeytinin çekirdeğini hissettirmeden çıkarmaya çalışırken; sofradaki her şeyi kendi elleriyle hazırlamış, bana böyle söylüyor. Önümdeki sigara böreği ile ev yapımı poğaça ve kurabiyelere dokunmadığım için bir iyimserlik kaplıyor bedenimi. Bunları hazırladığı elleri, tabii ya. El parmaklarındaki uzun kırmızı takma tırnaklar da normalde elleri çok güzel ve bakımlı olmasına rağmen normal hayatında kendi tırnaklarının neden berbat bir halde olduğunu açıklıyor, takma tırnakları sökmek zorunda kalıyor olmalı ve yıpranıyorlardır haliyle.


Ne kadar aptalım. Aslında bütün bunları anlamış olmam gerekiyordu ama böyle şeyleri düşünmüyordum hiç, yani aklımın ucundan geçmiyordu bile. Tabağıma kendi elleriyle yapmış olmadığını düşündüğüm için ufak bir parça peynir alırken, bugünlerde kadınlar için altınsı bir toz içeren göz farları moda diyor. O da kullanmışmış; fark etmemiş miyim, ona da yakışıp yakışmadığını soruyor? Tüm kızlar gibi o da bu farla daha güzel göründüğünü düşünüyor sanırım ama bence sadece komik olmuş; tabi ona bunu söylemedim, yani bunu nasıl derdim? Elmacık kemiklerini ortaya çıkarmak için sürdüğü göze batan farıyla ilgili iyi bir şey söylemek için ona bakarken çatalını nutellaya sokuyor ve o an iki şeyi fark ediyorum. Birincisi bu pazar nutella yiyemeyeceğim, ikincisi ise yüzünün çok pürüzsüz duruşu, yani kendi yüzü değil aslında çok ağır bir makyaj yapmış çünkü. Kızların makyaja neden yüz değiştirmek dediğini anlayabiliyorum ve bunun erkekler için de geçerli olabileceğini şimdi fark ediyorum. Resmen suratını tekrar çizip boyamış. Şu rimel fırçaları ve far setleri gerçekten de bir maymunu bile sinderellaya çevirebilir. Aslında bu da bana normalde yani kılık değiştirmediğinde cildinin neden problemli olduğunu anlatıyor, makyaj mahvediyor olmalı. Hayattaki hiç bir işareti önceden çözemiyorum, siz benim yerimde olsaydınız bunları belki çoktan anlamış olurdunuz sevgili arkadaşlarım, sanırım ben geri zekalıyım. Aa çayım bitmiş bir bardak daha içermişim di mi, bir dakika? Tak tak tak. Yüksek topuklu ayakkabılar, 80’lerde bir klipten çıkmış gibiler. Ama tebrik de etmek lazım çünkü o kalın topuklara rağmen öyle çoğu kız gibi yeni doğmuş bir buzağıyı andırarak çırpınarak da yürümüyor onlarla ve hemen yukarısındaki kalın bacaklarında opak çorap var, siyah. Herhalde ağda yapmamış ondan veya belki de ağda yapmıştır ama hoşuna gittiği için giymiştir, bilmiyorum. Zaten altındaki mini etek o kadar dar ki bir denizkızı yürüyormuş gibi bir izlenim yaratıyor ve her ne kadar bana çay almak için kırıta kırıta mutfağa giderken bir an için ortadan kaybolsa da, bluzundan fışkıran ağır parfüm kokusu o kadar yoğun ki, bana hala buralarda bir yerlerde olduğunu hissettiriyor. Neyse yokluğundan istifade hemen fikrimi söyleyeyim; özetle, bence sadece komik duruyor hepsi bu. Peki bu kadar hazırlığa rağmen niye kadına benzeyememişti? Boyu mu kısaydı; nesi kadın doğasına aykırıydı sesi mi çok kalındı, yoksa çocukluk arkadaşım olduğundan ve onu hep erkek haliyle gördüğümden mi bana tuhaf gelip yabani hissettiriyordu?


Herhalde benim burada ne işim olduğunu merak etmişsinizdir ve her zaman yaptığınız gibi on para etmez psikoloji bilginizle beni dinlemeden önce yargılamanız ihtimaline binaen hemen anlatayım. Hiç mi hiç tanımadığınız ve adını bilmenize de gerek olmayan bu trans birey (Sanırım onlara böyle hitap edilmesini tercih ediyorlar.) hem benim çocukluk arkadaşım hem de ikimiz arasında vekalet ilişkisi de var, yani özetle kendisi benim müvekkilim oluyor. Ama yine de onunla ilk tanışma hikayemiz ilginç olduğundan size kısaca bahsetmek istiyorum. 88 senesi olmalı çünkü henüz okula başlamamıştım, bunu hatırlıyorum. O zamanlar 6 yaşındaydım; hayatımın hormonlar tarafından yönlendirilmediği, kendimle çatışmaya girmediğim ve cinsel kimlik beklentileriyle boğulmadığım bir dönemdi. Bilirsiniz işte; kızlar iri memeleri çıkınca hemen ne kadar gözü pek ve zeki olduklarını unutuverirler ve erkekler de bir yerleri kalkmaya başladı mı nasıl da akıllı ve komik olmaktan uzaklaşıverirler. Onunla annemin arkadaşlarıyla beraber gittiği altın günlerinden birinde tanıştık. Memleketinden arkadaşlarıyla mı; komşularıyla mı, meslektaşlarıyla mı yoksa diğer 36 çeşit gününden herhangi birinde miydi, bunu da biliyorum ama şimdi burada hikayemin kahramanının gerçek kimliğinin ortaya çıkmaması için size buna söylemeyeceğim. Yine yapılacak yemek türlerinde sınır koyulan günlerden biriydi işte. Hatırlarsınız ya, üç çeşit tuzlu iki çeşit tatlı gibi.


Neyse konuyu dağıtmayalım; adına hiç gerek olmayan çünkü sizin asla karşılaşmayacağınızı düşündüğüm bu kadim dostumla tanışma hikayemizi anlatıyordum. Ah anneler çaçaron arkadaşlarıyla bir taraftan günde yapılan yemekleri boğazlarına indirip salonda dedikodu yaparken altın günlerindeki arka odalarda çocuklar ne filmler çevirir arkadaşlarım, bilmezsiniz. Aslında bilirsiniz de hatırlamak istemezsiniz belki de, zihninizin uzak köşelerine atmışsınızdır, olan bitenden utanıyorsunuzdur çünkü. Mesela ben ilk defa orada öpüşmüştüm. Çok masumane bir şeydi aslında sadece yaşıtım bir kızla oyun oynuyorduk ve dudaklarımız öylece birbirimize değivermişti. Kız şımarıkça ama bir o kadar da ciddi al işte hamile kaldım şimdi ne yapçaz demişti. Bunu da hatırlıyorum ve sonra günlerce kimseye soramadan gecelerce uykusuz kaldığımı da. Zaten sonra bir on sene de korkumdan kimselerle öpüşemedim herhalde ve on seneden sonra da bir daha o tadı alamadım sanırım. Bazen hala karakterimdeki gediğin bu yüzden mi olduğunu merak edip dururum, geç öpüştüğümden mi yani. Neyse işte, yine bu günlerin birinde onunla karşılaştık. Benden yaşça büyüktü çünkü okula gidiyordu, hatırlıyorum. İşte ebeveynlerimizin bizi oyun oynamamız için saatlerce yalnız bıraktığı o odaların birinde, evet Tayfun ya da Tuna veya Melek ya da Alev siz nasıl hitap etmek isterseniz de oyun oynuyordu ama, bu oyunlar benim evden getirdiğim oyuncaklarımla oynadığım oyunlara hiç ama hiç benzemiyordu. (Buraya bu sefer de gereksiz bir parantez açayım, nedense altın günlerine kendi oyuncaklarımı da götürürdüm.) Gerçi onlar da kendi oyuncaklarını yanlarında getirmişlerdi ama zaten vücut bütünlüğü açısından başka bir ihtimal de mümkün değildi. Neyse söylediklerine ve çıkardıkları seslere bakılırsa onların oyunları benimkinden daha zevkliydi ama benim için pek bir şey ifade ettiği de söylenemezdi çünkü, Allah tarafından o zamanlar henüz ergenliğe girmeme çok vardı. Sanırım olan bitenleri anlamışsınızdır. O altın günlerinden sonra ben bir on sene öpüşemedim ve o da farklı bir cinsel kimliğe büründü ya da belki böyle doğmuş da olabilir ve orada yaşananlar hayatını pek değiştirmemiştir Allah bilir. Hayatta böyle şeyler oluyor. Mesela ben küçükken evde cinsellikle ilgili bir ansiklopedisi bulup, seks penisin vajinayı girmesidir tanımı okuduğum gibi bunu unutmayayım demiştim içimden. Belki unutsaydım şu an ardımı da dövdürüyor olabilirdim, kim bilir. Yine bir arkadaşım ilk defa mastürbasyon yaptıktan sonra bana gelip vücudundan bir sıvı çıkardığını ve onu biriktirip zengin olacağını söylemişti. Ben oramı 31 kere sıvazladığımda bir sıvı çıkarmayı başaramamıştım belki ama düşünüp de dururum, o hala biriktirip de zengin olma hayalleri kuruyor mudur diye. Neyse bence seks zaten insan aklının kavrayamayacağı kadar karışık bir şey ve nasıl tatmin oluyorsanız olun, başkalarına zarar vermediğiniz sürece de bu kimseyi ilgilendirmemeli.


Biraz önce kahvaltımız bitti ve ben pek fazla bir şey yiyemedim. Gerçi her şey çok güzel gözüküyordu ama ben nedense bir türlü hijyenik olduğunu düşünemiyordum, bu konuda takıntılarım var çünkü. Aklımda yediklerimizden kaynaklı saçma sapan bir zührevi bir hastalık kapma korkusu vardı ama tabi bunu da ona söyleyemedim. Onun yerine bildiği üzere kahvaltıyla pek aram olmadığından ve sabahları genellikle kahveyle geçistirdiğimden bahsettim. Bu nedenle de şimdi salona geçtik ve karşılıklı kahvelerimizi yudumlarken bugün ona asıl misafir olma nedenim olan temyiz aşamasındaki boşanma davasından bahsediyoruz. Onunla ilk tanışmamızın üzerinden neredeyse 25 yıl geçti ve hayatımızın her döneminde bir şekilde görüştük. O günlerden sonra o yüzmede finale çıktığında ben oradaydım (Acaba yüzmeyi vücudundaki kılları tıraş etmek için bir bahane olarak mı kullanıyordu, yok canım?) ya da dedemin cenazesinde o benim yanımda. Lisedeyken benim onların yazlığında kalmışlığım da olurdu veya okul çıkışları onun bize gelip birlikte bilgisayar oynadığımız da. Üniversitedeyken farklı şehirlerde olmamıza rağmen yine de telefonlaştık ve o eğitimine yurtdışında devam etmeye karar verince de internetten yazıştık. (Askerlikten kaçıp bedelliden yararlanmak için mi akademik kariyer yapıyordu, hadi be?!) Neyse aradan yıllar geçti, ülkeye döndü ve o sevgili eşiyle evlenirken ben ondan çeyreği esirgemedim sonra o da boşanırken hiç düşünmeden bana vekalet verdi. Bunları başka bir avukata anlatamayacağını söyledi ve çaresiz kabul etmek zorunda kaldım. Yakın arkadaşlardık ama ben olan bitenin sadece bir çocukluk travması olarak kaldığını ve normale döndüğünü düşünüyordum, onu tanıdığımı zannediyordum. Normale dönmeyi sanırım burada doğru kullanamadım. Neyse; aslında sadece toplumsal olarak kabul edilebilmek için evlenmiş ve bir de aile baskısı yüzünden çocuk sahibi olmuştu. Ama ilk senenin sonunda eşi başka erkeklerle yazışmalarını ve görüştüğünü öğrenince deliye dönmüş ve boşanma davası açmış. Kiminle görüşecektim ki diyor bana; kendimi rahat hissetmek için etrafımda yıllardır birkaç orospu ve pezevenk kılıklı arkadaşım dışında kimseler olmadı ki, üzerime alınmamalıymışım. İkinci hayatı ortaya çıktığında eşine bunun özeli olduğunu ve saygı duymasını istemiş. Saçma ama bir o kadar da çaresizlikle yapılan bir açıklama bence bu. Ah ben nasıl evlendim ve bir de çocuk yaptım, hala aklım almıyor diyor ve eşim nasıl benden hoşlanabildi diye de devam ediyor. Aslında ona söylemesem de ben bu sorunun cevabının biliyorum; insanları sevip aşık olabilirsiniz sevgili arkadaşlar, tabi sadece yeterince tanıyana kadar.


Hoşunuza gitsin ya da gitmesin anlatmaya devam ediyorum. Boşanma davasının üzerinden neredeyse 4 yıl geçti ve daha yeni sonuçlandı. Tabi bunda müvekkilimin sevgili eşinin tuttuğu avukatın yanlışlarının da büyük payı var. Yazdığı dilekçelerdeki hakaretleri sırf müvekkilim işinin çabuk sonuçlanması için görmezden geldiğim bu meslektaşım, müvekkilim eşcinsel olduğu için boşanma davası yerine evliliğin iptalini isteyince bu neredeyse temyiz süresiyle birlikte iki seneye yakın zaman kaybettirdi bize. Her duruşmaya gittiğimde öncelikle bana hangi uçakla geldiğimi soran meslektaşımın (Acaba otobüsle gittiğim çok mu belli oluyordu? Ama çocukluk arkadaşımdan da dava yüzünden masraf alamazdım ya, hem bir de uçakla gidip cebimden fazla mı masraf yapsaydım?!) cübbesinin içinde terlerken bir gözlüğü elinde ilk davası red edildiğinde, yüzündeki ifadeyi görmeniz lazımdı sevgili arkadaşlarım. Tabi bu küçük zaferimiz karşısında bize açtığı bol sıfırlı ikinci davanın da büyük kısmını reddettirmek aslında bana kalırsa yine büyük bir başarıydı; hem sonuçta müvekkilimin de istediği olmuştu, boşanmışlardı. Tazminatı kafaya takmıyorum diyor bir avuç hapı ağzına atarken, bu haplarla kadınlık hormonu alıyormuş ve tüylerinin dökülüp memelerinin çıkmaya başladığında ekliyor. (Memelerini görmek ister miymişim, liseli kızlar gibi olmuş?! - Tabi ki de hayır.) Tazminatı kafaya takmıyormuş çünkü çalışmaya devam ederken şirketten kıdem tazminatını alabilirmiş ve maaşıyla da nafakayı karşılarken, hafta sonları konsomasyona çıkarak da gül gibi geçinip gidermiş.


Konsomasyonda iyi para varmış gerçekten. Bunun için çarka çıkmaya (Yoldan müşteri bulmak yerine kullanılan bir tabir sanırım) ya da kendini koliletmeye (Anlamadığım yüzümden belli oluyor olacak ki, kıçını gösterip ardını dövdürmek diyor işte.) gerek yokmuş. Ama orada da ısmarlatacağı vol sayısındaki kotayı tutturması gerekirmiş. Vol konsomatrisin müşterisine ısmarlattığı içkiye denirmiş. Şimdi volle ilgili sorun şuymuş ki, vol başına konsomatris on lira para alırmış ama gece sonuna kadar da on içki ısmarlatamazsa bu para mekana kalırmış. Tabi mekan zaten konsomatrise hizmeti gereği 200 lira civarı bir para veririmiş ama işte o akşam müşteriye on içki ısmarlatırsa bu para 300 lirayı bulurken dokuz içki de kalması halinde sadece hizmet gereği (Ki bu masada sohbet edip renk katmakmış.) hakettiği para olan 200 TL'yi alırmış. Beyaz yakalı olarak çalışmanın yanında bu baya iyi bir paraymış. Hem içkiyi ve sohbeti de seviyorum diyor, canıma minnet.


Kahvelerimiz bittikten sonra fal bakmak istediğini söylüyor, fincanı eline alıyor ve bir taraftan da anlatmaya devam ediyor. Ölümünden bir süre önce annesini deniz kıyısına götürmüş, hala vakti varken yine bütün dünyayı görsün diye. Tekerlekli sandalyedeydi ve konuşma yetisini de yitirmişti diyor, bir not defteri vardı söylemek istediklerini oraya karalardı. Not defterini hala saklıyormuş. Bu arada deniz demişken falımda balık varmış; bu kısmet demekmiş, hadi hayırlısı. Bu not defterinin son sayfasına annesi; üzüm gözlüm yazmış, eşin senin kadın kılığına girdiğini görmüş. Yok öyle birşey değil mi oğlum? Ah be Çido diyor, neden bunu anneme söyledin ki. Çido eski eşinin lakabı, bence henüz ona karşı duyguları tam olarak tükenmemiş yoksa bunu kullanmazdı. Ailemin sponsorluğunda geçirdiğim koca bir hayat sonrası onlara onca özel dersin, üniversite eğitiminin ve yıllarca yurtdışında kalmamın yani tüm o yatırımlarının boşa gittiğini söyleyemezdim ya diyor. Ha bu arada bana üç vakte kadar bir yol gözüküyormuş, fincanda kalan kahve tortuları öyle diyormuş. Ona beni neden kız çocuğu gibi yetiştirdin anne diyemedim diyor; ben böyle olmak ister miydim sanıyorsun? Gözleri dolarken anlatmaya devam ediyor; şimdi beni bu halimle görenler hep bunun kolaya kaçmak olduğunu sanacaklar ama her an öldürülebilirim diye de ekliyor. Özetle; annesine böyle bir şey olmadığını söylemiş ve annesi de denizi son kez gördüğü o günden bir süre sonra da ölmüş, göçüp gitmiş buralardan. Bu arada falımda kuş da varmış, bu güzel günleri geleceğine dalalet edermiş. Farkettiysem bunları anlatırken makyajı akmış ve izin verirsem makyajını tazeleyip gelsinmiş.


Annesiyle ilgili anlattığı anıyı sizler gibi ben de ilk defa duydum, benim üzerimde de çok hakkı vardır ve kötü oldum. Yanıma geldiğinde bunu anlamış olacak ki bir taraftan Playstation’ı açıp eski günlerdeki gibi FİFA oynamayı teklif ederken keyfimin yerine gelmesi için olacak bana bir fıkra anlatıyor. Bir hırsızla travesti hapishanede tanışmışlar ve hayatlarından sıkılmış olmalılar ki diyor, çıkınca birbirlerine yaptıkları işleri öğreteceklerine söz vermişler. Tahliye edildikleri gün de önce bir otobüste cüzdan çalarak yankesiciliği öğretmiş travestiye diyor hırsız ve travesti de hırsız var diye bağırarak hırsıza ibn.liği. Berbat anlattın gerçekten diyorum, konsomasyonun da bu kadar kötüyse içkiden gelecek ekstra parayı da unut diye ekliyorum. Bu arada bana elimde fazla fiş olup olmadığını soruyor, KDV’den düşecekmiş, eksiği varmış öyle diyor. O kadar çok konudan konuya atlıyor ki tuvalette haplandığını anlayabiliyorum. Ben de oturduğum yerden kalkıp salondaki vitrinden votkayı çıkarıyorum ve radyoyu açıyorum. Radyoda Travis’den Happy to Hang Around çalarken votkasını sek istediğini söylüyor ve kendime de –hikayelerimi ya da anılarımı siz nasıl tanımlıyorsanız işte okumuşsanız tarifini bilirsiniz-, bir redbullah hazırlıyorum. Playstation’ı açıyor, FİFA’yı takıyor ve bana yakışıklı oyunculardan kurduğu takımı gösteriyor. Beckham, Ronaldo, İbrahimoviç falan var. ( İyi ki Messi' yi bu takıma girecek kadar yakışıklı bulmamış çünkü o zaman pek fazla şansım kalmazdı.) Biz bilgisayar ekranına bakarken ve hava da kararıp onun yavaş yavaş sakalları çıkmaya başlarken; ben kurduğu yakışıklı yıldızlar takımına karşı Galatasaray'ı seçip taktiği ayarlamaya çalışıyorum ve bir yandan da ödemek zorunda olduğu tazminatla ilgili yargıtaya itiraz ettiğimiz karara karşı nasıl bir gerekçeli temiz dilekçesi yazabileceğimi düşünüyorum.
                                                                 

                                                                                                                                                        Eylül'e - 11.01.2015