22 Mayıs 2016 Pazar

Kasket

(Kurgudan da garip. Eğer oralardan bir yerlerden doğru hala beni okuyorsan bil ki; mütemadiyen özlüyorum, belki bir gün tekrar karşılaşırsak diye bekliyorum.)

         Vefatından önce, babamla yaklaşık on beş dakika süren uluslararası bir telefon görüşmesi yapmıştık. Son telefon görüşmemizin süresini hatırlıyorum çünkü birbirimizden yüzlerce kilometre uzakta olmamıza rağmen izlediğimiz maçın devre arasıydı ve rahmetli babam yıllar sonra onları kendi sahalarında yeneceğimize gerçekten inanıp inanmadığımı sormuştu. Bu benim, yıllar önce daha çocukken ona yaptığımın tam tersiydi. O zamanlar beraber izlediğimiz maçların devre aralarında ben ona bu türden sorular sorduğumda; yine başladın ahiret sorularına oğlum derdi, bana ‘oğlum’ derdi. Şimdi babam göçüp gitti ve bana artık oğlum diyecek kimsem yok. Öldü benim babam ve gittiği yerde ona ahiret soruları soruyorlar mıdır, bilmiyorum.

        'Kıratlı sapağında inebilir miyim?' Şoför  dikiz aynasından doğru hatırlatmasa da zaten duracağını gösteren bir bakış attı. Otobüs yavaşlayarak yolun kenarına yanaşırken koltuğundan kalkmıştı bile. Bir çantası yoktu bu yüzden aşağıya inmesi kısa sürdü. Gelmişti işte, asfaltta ilerleyip köye giden mıcırla kaplı yolun başında duraksadı. Kimseler yoktu etrafta, yine yalnızdı. Kıratlı çok uzun zamandır onun için sadece nüfus cüzdanında yazan bir kelimeden ibaretti. Ne zaman bunu kullanmak zorunda kalsa birden rahmetlinin atı aklına gelirdi. Sahi o at şimdi nerelerdeydi? O zamanlar babasının atını ondan çok sevdiğini düşünüyordu. Hayvanlar ölünce ne olurdu, peki ya insanlar? Atıyla babasının tekrar karşılaşıp karşılaşmayacaklarını düşündü, aksi çok anlamsız olurdu. Başını gökyüzüne dikti, oralardan bir yerlerden beraber onu izleyip izlemediklerini düşündü. Bu günlerde çok düşünüyordu. Babası postacıydı, Akkula ise gövdesi koyu kahverengi, yelesi ve kuyruğu kara bir at. Sabahları babası üniformasını giyip Akkula'nın üzerine çıktığında nasıl da dev gibi gözüktükleri geldi aklına. Birden köye giden yolun kenarındaki çalıların arasından bir hışırtı duyunca hatırladı, yılanlar da vardı. Hava kararmadan köye varmak için adımlarını hızlandırdı. Oysa ki yıllar önce buralardan giderken bir daha dönmeyeceğim demişti içinden.

        Köye en son ne zaman geldiğimi hatırlamıyorum ama en az yirmi sene olmalı, bunu hissedebiliyorum. O yaşlardaki biri, yaşamla ilgili kitaplardan okuyup televizyondan gördükleri dışında ne bilebilir ki? Aklımdaki beylik cümleler ve palavra yığınları dışında, yanıma hiçbir şey almadan sevdiğim kadın için çekip gitmiştim buralardan. O zamanlar uğrunda her şeyi geride bıraktığım kadın şu an başkasıyla evli, onun için karşıma aldığım babam ise toprağın altında şimdi. Dün defnettim babamı, cansız bedenini iki metrelik çukura kendi ellerimle yerleştirmeden son kez saçlarını sevdim. Bugün yalnız bıraktığımdaki babamın yaşındayım ve benzediğimizi ne acı ki yıllar sonra ilk defa onun cansız bedenini gördüğümde dün öğlen fark ettim. Kimse de kendine güvenmesin, ilk kılacağım namazın babamın cenazesinde olacağını nasıl bilebilirdim? Bunca zaman neden seni yalnız bıraktım ben baba; bir bayramda yanına gelmedim, seni alıp yaşadığım yerleri gezdiremedim. Şimdi geceleri yatağındaki kokun geçmeden içime çekip zihnime kazımaya çalışırken üşüdüğümü hissediyorum. Belki toprağın altında sen de üşüyorsundur, bilmiyorum. Öldü benim babacığım ama beni mi burada yalnız bıraktı yoksa gittiği yerde daha mı yalnızdır, bilmiyorum.

        Bir süre yürüdükten sonra ırmağın önünde, taşların ortasındaki mağara girişini görüp duraksadı, arkasını dönüp geldikleri yola bakarak ürperdi. Ona uzun süreden sonra ilk defa yaşadığını hissettiren medeniyetten uzak bu yeşilliklerde rüzgar saçını okşuyor, güneş bedenini besliyordu. Ama şimdi tam buradayken, geriye dönemezdi, ilerlemek zorundaydı. Belki de sınırlarımı zorlamak istiyordu, bilmiyordu. Her halükarda her şeyi geride bırakıp, zirveye çıkmayı arzuluyordu.

        Çoban, hafifçe beni dürttü. "Çok yürüdük biliyorum" diyorum ona. Çok yürümüştük, yürüyerek geçmişe gidebileceğimizi düşünmüştük. Dudaklarımın arasına acemice bir sigara yerleştirip yakmaya çalışırken "Hele şu bahsettiğim uçurumu da bulup bana göster, hava kararmadan geri döneriz." diye ekliyorum. Hafif yakışıklı; kısa ve öz cümleler kuran genç çoban henüz parasını vermediğimden ya da rahmetlinin yüzü suyu hürmetindendir, bilmiyorum ama bu kırk yaşındaki yetim çocuğu kırmıyor ve tekrar yola koyuluyoruz. Burası babamla yıllar önce yaptığımız uzun geziler sonrası nihayet balık tutmaya geldiğimiz ırmaktı. Taşların ortasındaki mağara girişinin hala orada olması tuhaf hissettirdi. Hatırlıyorum da ben bir zamanlar o mağara girişinin ardında zamanın yavaş aktığı, cisimlerin yoğunlaşıp insanı sardığı başka bir dünya hayal ederdim ama buralarda beni anlamamışlardı.

        Yurt dışından geleceğinden muhtar cenazeyi onun için bir süre bekletmişti. Babasından kalan evi ve arsaları gezdirmek için bir çoban, veraset ve devir işlemleri için  de isterse güvenilir bir avukat bulabileceğini söylemişti. Babası muhtara vasiyetiyle beraber telefon numarasını da bırakmış. Telefon numarası, belki babasının dış dünyayla tek bağlantısı. Babasının maç izlemek için köy kahvesine gittiği zamanlar dışında, günlerinin nasıl geçtiğini pek fazla insan bilmezmiş. Rahmetli hava ne kadar sıcak olursa olsun kravat takarmış; nazik ve açık fikirli bir adammış, köydekiler ona saygı duyarmış. Muhtar anlattı bunlara ona, başka şeyler de anlattı. Telefonla onu aradığı geceden sonraki hafta maç izlemek için kahveye gelmeyince merak etmişler, bir diğer maçtan sonra da iyi olup olmadığını kontrol etmek için evine gitmişler. Muhtarın söylediğine göre babası ruhunu yatak odası ve mutfak arasında teslim etmiş. Yatağının yanında kitaplar; sayfalar dolusu üzerine anlayamadıkları cümleler karalanmış notlar ve boş şarap şişeleri varmış, Allah taksiratını affetsinmiş. Eğer henüz fark etmediyseniz şimdi söyleyeyim; onun da alkolle ilgili sorunları var, sızdığı yerden sabaha karşı susuzlukla uyanıp hararetini dindirmek için mutfağa koşmanın ne demek olduğunu çok iyi bilir. Fakat bu babasıyla tek benzerliği değildir. Annesi de babasını, o kızın ona yaptığı gibi terk etmiştir. Zaten her şey de annesinin onları terk ettiği yıl başlamıştı, babasının meslekten atılması, sonra hapis yatması.


        Bir saatlik yorucu bir yürüyüşün ardından dik ve çamurlu bir patikayı izleyerek hafif bir yağmur eşliğinde nihayet hava kararmadan zirvedeki uçurum kıyısına geliyoruz. Rahmetli yıllar önce burada, küçük dünyamızı kuş bakışı izlerken bana nasihatlerde bulunurdu. Fakat ben babamın söylediklerini dinlemekten çok bir gün onun gibi korkmadan uçurumun kenarında durup duramayacağımı merak ederdim. Şu an babamın o uçurumun kenarında korkusuzca durduğu yaştayım. Başımda sabah kapısının arkasından alıp kafama geçirdiğim kasketini uçmasın diye sıkıca tutarken kıyıya doğru ilerliyorum. Çoban arkamdan "Abi ne yapıyorsun?" diye sesleniyor. Onun varlığını yadsıyor değilim ama ne yaptığımı ben de bilmiyorum, bu yüzden cevap vermiyorum. İnce bir sis perdesinin altından aşağıdaki ırmağı ve onu çevreleyen kavak ağaçlarını görebiliyorum, o mağaranın girişi de taşların arasında hala oralarda bir yerlerdedir. Şu an ben bu uçurumun kenarında dururken; yurt dışındaki patronum ne zaman işime geri döneceğimi, arkadaşlarım ise onlara hediye bir şey getirip getirmeyeceğimi merak ediyorlardır herhalde. Kaderimde buraya dönmek vardı belki, geride bıraktıklarım umurumda değil. Uzun zamandır hayattan belli bir arzum ya da beklentim yoktu, neyi neden yaptığımı düşünmeden öylesine yaşayıp gidiyordum zaten. Artık kasketi tutmuyorum. Sanki sadece bu uçurumun kenarında değilim de her yerdeyim. Kalbimden kötülük uzaklaşıyor, o kadını da affediyorum. Rüzgar kasketi başımdan savurmak üzereyken epey bir süre orada öylece durup aşağıya bakıyorum, uçurumun kenarında korkmadan durabiliyorum. Çoban uzaktan iyi olup olmadığımı soruyor, ses tonundan endişelendiğini anlayabiliyorum. İyiyim diyorum ona, gariptir hiç bu kadar iyi hissetmemiştim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder