4 Şubat 2017 Cumartesi

Pisuvardaki Bok



Beni askere uğurlayan kimse olmadı. Ev arkadaşım bile otobüse bindirmeye lütfetmemişti, bunda ona son ayın kirasını takmamın da payı olabilir tabi, bilmiyorum. Neyse birliğime teslim olmadan bir gün önce alışveriş yapmak için çarşıya indim, sahilde çay içtim. Askerde ölebilirdim, her zaman böyle bir risk vardı bu yüzden son kez bir denizi göreyim istedim, martıları besledim. Sevdiğim yerleri gezdim. Çarşıdaki adam bana her askerin yanında götürmesi gerekenlerin olduğu bir liste vermişti. Permatik, eşofman, haki rengi iç çamaşırı gibi şeyler işte. Gerçi ben o listedekilerden çok bir ömür boyu o kıç kadar dükkanda çalışıp her gününün birbirini tekrar etmesinin nasıl bir duygu olduğunu düşünüyordum, adamın söylediklerini hiç ama hiç dinlemiyordum. Daha sonra askere gittiğimde o listedeki şeylerin zaten verildiğini gördüm, o para benim için önemliydi, kısıtlı bir bütçem vardı. O adama hakkımı helal etmiyorum.

Askere gitmeden bir süre önce kız arkadaşımdan da ayrılmıştım, altı ay boyunca hayattan uzaklaşacaktım ve kafam rahat olsun istiyordum. Onu düşünmemek için yanımda kitaplar götürmüştüm, fakat nizamiyedeki komutan bu kitapları içeri sokamayacağımı söyledi. Önce incelenmesi gerekiyormuş, öyle dedi ve ekledi;
"Burada bunları okuyacak zaman bulabileceğini mi sanıyorsun?"
"Kız arkadaşımı unutmak için." diye cevapladım.
"Askerde kafana kep dışında başka bir şey takmayacaksın." dedi bana.
O işler öyle kolay olmuyordu ama tartışmak da anlamsızdı, "Olur efendim." dedim. İlk günden sorun çıkarmak istemiyordum.
"Olur efendim yok, emredersiniz komutanım diyeceksin." dedi. Gözü üzerimdeydi, ona emredersiniz komutanım dememi istiyordu, bunu anlayabiliyordunuz.
Dedim ben de, ne yapayım? Zaten o kitaplar da bir daha elime geçmedi.

İlk gece diğer devrelerimle beraber gazinoda oturduk. Buraya gazino diyorlardı ama içkilerin içilip kızların dans ettiği bir yer değildi burası. Böyle bir yerde oturmanın da güzel bir şey olduğunu düşünebilirsiniz ama sorun şuydu ki zaman hiç geçmiyordu. Birileriyle oturup memleketinden ya da futboldan bahsediyordunuz ve içinizden ah ne güzel zaman geçiyor sanıyordunuz ama iki dakikanın bile geçmediğini fark ediyordunuz. Zenginler de ilk günden gruplaşmaya başlamıştı, kendi aralarında sohbet ediyorlardı zaten onlarla ne konuşacaktım. Gariban çocuklarla arkadaşlık ettim, cahille sohbet etmek daha kolaydı ama onların yanında da kendimi rahat hissetmiyordum. Zorlama bir şeyler anlatıyordum ama sohbet hep tıkanıyordu. Her halükarda kimseyle konuşacak bir şeyim yoktu, diyaloglarım zorlamayla sürdü, saçma sapan konuşup durdum. Bunlar iyi günlerimizdi, daha zor günler gelecekti, bunu hissedebiliyordunuz.

Ağır koşullarda eğitim görüyorduk, her günümüz birbirini tekrar ediyordu. Şimdi orada değilim ama bazen hala o düzenin devam ettiğini düşünüp ürperirim. Eğitimden canım çıkıyordu doğrusu, aylardan ağustostu ve kan ter içinde kalıyordum donum kıçıma yapışıyordu. Bir gün telefonda babama bu koşullarla başa çıkamadığımı söyleyince oruç tut dedi bana, sabretmeni kolaylaştırır. Sonraki gün niyetlendim ama öğlene kadar bile dayanamadım ve kana kana su içerek bozdum. Koğuşta bir de imam vardı, ona sorduğumda affedilmek için altmış gün daha tutmam lazımmış, öyle dedi bana. Ben ceza veren bir tanrıyı hayal edemiyordum, bu yüzden bir daha oruç tutmadım. Neyse eğitimler zor geçiyordu ama sonra gerçi bu iyi diye de düşündüm içimden, böylelikle eski kız arkadaşımı düşünmeden geceleri yorgunluktan uyuyabilirdim. Sonra gece bana nöbet yazmaya başladılar, zaten buralarda iyi bir şey olmazdı.

Nöbetler sırasında eski kız arkadaşımı düşünmemek için kulenin karşısından geçen arabalarla ilgili bir oyun oynuyordum. Karşılıklı şeritten geçen arabalar bir gol oluyordu, aklımca futbol maçı yapıyordum. Fakat sorun şuydu ki, Allah'ın siktir ettiği bu coğrafyada araba bile geçmiyordu. Demem o ki, çok gollü maçlar olmuyordu bunlar hiç, en fazla iki bir gibi skorlarla bitiyordu. Yine bu nöbetler sırasında birinin duvarlara yaklaştığını görmüştüm. İçeriye bir şey fırlattı, küçük bir poşet. Tüfeğe mermiyi sürdüm.
"Kimsin? dedim. Cevap vermedi.
"Bir daha seni buralarda görürsem vururum" diye devam ettim.
"Vururun mu olm?" diye seslendi bana içinde bulunduğu karanlıktan.
"Evet, vururun" dedim. Bir daha o adamı görmedim. Sabah ranza arkadaşıma o gece olan bitenleri anlattığımda, o adamın içeri uyuşturucu attığını söyledi, esrar kubar öyle bir şey. Sabah da içerideki çocuklar alıyormuş. Bu askeriyenin içinin nasıl kafası güzel adamdan geçilmediğini açıklıyordu fakat her şeyden de en son benim haberim oluyordu. Komutanlar da biliyordu bunu belki ama işlerine geliyordu, kafası güzel adamlar sorun çıkarmıyordu. O adamı bir dahaki nöbetlerde görmedim. Vatana millete hayırlı bir iş yapmıştım, kendimle gurur duydum, sanki bana bir madalya takmışlar sanırdınız.

Bir gece tuvaletten gelen alkış sesleriyle rüyamdan uyandım, Ranza arkadaşıma ne olduğunu sordum, gerçi başka arkadaşım olduğu da söylenemezdi sosyal yönü kuvvetli biri değildim, hayatımın her döneminde en fazla bir kaç arkadaşım olmuştur. Biri tuvalete çok büyük sıçmış öyle söyledi bana. Askere gidince bir hafta sıçamadığınız oluyordu, bu yemeklerle ya da oradaki psikolojinizle ilgili olabilir, bilmiyorum. Bir saat sonra nöbet için kalkacaktım ama meraktan da kudurmuştum, o b.ku ben de görmek istiyordum. Tuvalette kalabalığın önünde sıramın gelmesini bekledim. Askerde bok görmek için bile sıra bekliyordunuz. Biri pisuvara s.çmış, benim ömrüm boyunca gördüğüm en büyük boktu, hangi köylü s.çmışsa bir de üzerine taş kapamış. O gece çok gülmüştük, ilk defa zengin gariban hep beraber gülüyorduk. Bu durum koğuştaki devrelerimle aramızda bir sinerji yaratmıştı. O boku kim sıçtı, hiç ortaya çıkmadı ama deliller imamı gösteriyordu çünkü o gece namaza kalkmamıştı. Herkes imamdan şüpheleniyordu ama kim ne derse desin bunu en iyi imam biliyordu.

Madem koğuştaki imamdan bahsettim, hadi onunla ilgili bir anımı daha anlatayım. Asker de herkese bir görev verilir, imam da diğer erkeklerle beraber banyoya girmemek için komutanlardan kazan dairesi nöbetini almıştı, bu onun inancına göre günahmış, başka erkeklerin mahrem yerini görmesi yani. Bu yüzden istediği saate kendi banyoya girebilecekti. Bir gece nöbetten geldiğimde imamı uyandırdım, o gün eğitimden sonra yıkanamadan nöbete gitmiştim. Banyoyu açmasını rica ettim, öfleye pöfleye açtı fakat su çok sıcaktı zaten ağustos ayının ortasındaydık, yana söylene yıkandım. Banyodan çıkınca neden soğuk su olmadığını sordum ona.
"Abey, soğuk su yoktur." dedi bana.
"E kazanı kapat o zaman?"
"Sadece sıcak su vardır."
Burada yazdığımdan daha uzun bir sohbet geçmişti aramızda ama imam işin mantığını bir türlü anlamıyordu, kendini kazan dairesinin Allah'ı zannediyordu. Geri zekalıydı ama imam olmuştu. Askerde bile geri zekalılar beni buluyordu.

Acemiliğimiz bitince yemin törenimiz oldu, annem gelmeyi çok istemiş ama babam göndermemiş. Yol uzak diye diyordu telefonda bir yandan rakısını yudumlarken ama adım gibi biliyordum bence para harcamak istemiyordu. Annem beni özlüyordu, bunu telefondaki sesinden hissedebiliyordunuz. Bence dünyada sevilmek kadar güzel şey yok, bir kaç hafta önce benim de sevdiğim bir kız arkadaşım vardı şimdi kimbilir ne yapıyordur. Neyse boş vermeliyim, düşünmemeliyim artık böyle şeyleri. İşte tören sırasında vatana millete bayrağa yemin ettik. Yemin töreni sırasında bir de yürüyüş yapacaktık, günlerce buna hazırlanmıştık. Tuhaftır beceremediği için  rapor alanlar bile oldu, bunlar üniversite mezunu insanlardı ama yürümeyi bile bilmiyorlardı. Ben o gün anladım bu memleket insanından bir bok olmaz.

Yemin töreninden sonra bir gün dışarı çıkmamıza izin verdiler. Uzun zamandır ilk defa sivil kıyafetler giyiyordum, boş boş dolaşmak bile hiç de kötü bir şeymiş gibi gelmiyordu bana. Berbat bir lokantada iğrenç bir kuru fasülyeyi suyuna bana bana yedim, doymadım üzerine bir de sütlaç söyledim. Ağzımda kürdan sokakları dolaştım. Kızlara falan baktım, onlar da bakıyorlardı. Jandarmaya zaten eli yüzü düzgün adamları seçiyorlardı, marşında bile yakışıklılık vurgusu vardı keyfim yerine gelmişti doğrusu. Sonra bir internet cafe buldum, bulmaz olaydım. Ayrıldığım kız başkasıyla çıkmaya başlamış, internette fotoğraflarını görmüştüm. Or.spu iki hafta bekleyememişti. Şimdi onun o güzel memelerini başka biri öpüp kokluyordur, belki kıza yatakta istemediği şeyleri bile yaptırıyordur çok sinirlenmiştim. Nizamiyeden girince intihar etmeyi bile düşündüm ama bunu nasıl yapacaktım. Sonra aklıma her yerde silah olduğu geldi, Komik bir durumdu aslında, zimmetli bir silahım varken bile nasıl intihar edeceğimi düşünüyordum. Kendi kendime güldüm, sanırım deliriyordum.

Akşam bölüğüme döndüğümde ise daha iyi hissediyordum, burayı ve arkadaşlarımı özlediğimi farkettim. Kendimi buraya ait hissetmeye başlamıştım. Dışarı çıkmak herkese iyi gelmiş, mutluydular bunu görebiliyordunuz. Geride bıraktığımız rezil hayatlarımızdan bir boş günü yaşamak bile çok güzel gelmişti bize. Komutanlarımız akşamki maçı da izlememize izin vermişlerdi. Keyiflenmiştim, intihar etmekten de vazgeçtim. Milli takım gol atınca sevindik, aramızda kürtler de vardı, onlar da sevinmişti. İmamın pisuvara s.çtığı akşamki gibi yine çok mutluyduk. Gece de yatmadan önce ranza arkadaşım bugün ne yaptığımı sorunca kerhaneye gittiğimi söyledim. Ömrüm boyunca parayla seks yapmamıştım, kerhanenin yolunu bile bilmezdim ama sallayıp duruyordum. Kerhanede zenci kadın falan olduğunu söyledim. Kendi kendime düşünüyordum da çok eğleniyordum. İyi palavra sıkıyordum, ne sorsa hemen cevap veriyordum. O gece yatağım baya bir sallandı. Anlattıklarımla ranza arkadaşımın uykularını kaçırmıştım, bunu anlayabiliyordunuz.

Sıkı atıyordum, yalan para ile değildi belki ama silahla atışında iyi değildim. Hedefi vuramayanları ağır cezalar bekliyordu. Tüfek geri tepmesinden neredeyse elmacık kemiğimi kırıyordum ama yine vuramıyorum, yine vuramıyordum. Komutanımız hedef tahtamı tükenmez kalemiyle deldi, böylece vurmuş gibi oldum ve ceza almaktan kurtuldum. Fakat kimse başkasına durup dururken iyilik yapmaz, bunun karşılığında çocuklarına ders vermeye başlattı. Bütün gün eğitim, üzerine nöbet bir de bu ders işi çıkınca hiç uyuyamaya başladım. Komutanıma durumu anlattım, beni kantine vereceğini söyledi. Verdi de nitekim.

Kantin askeriyenin diğer yerlerine göre cennet gibiydi, hem eğitimden kaçmış oluyordunuz hem de top keki olsun, koka kolası olsun sıra beklemeden yiyip içebiliyordunuz. Sonra bir gün bir şey farkettim, ürünler tavsiye edilenden fazla fiyata satılıyordu, komutan buradan haksız kazanç sağlıyordu. Bu oyunu bozmam lazımdı, çok düşündüm yoğun bir şekilde düşünürsem bunu başarabileceğimi ve komutanımı bu işten vazgeçirebileceğimi düşündüm. Hayatımda ilk defa bir konu hakkında düşünerek karar verdim ama bu yüzden ceza aldım ve diskoya atıldım.

Diskoda kaç gün kaldığımı bilmiyordum, buraya da disko diyorlardı ama gazino gibi tavanında topların sarktığı yüksek sesle müzik dinlenen eğlenceli bir yer değildi. Disiplin koğuşunun kısaltılmışı, bir nevi hapishaneydi. Gerçi canıma minnetti. Kafamı dinliyordum, insanlardan uzak kalıyordum. Düşünüyordum da ben hiç ama hiç insan sevmiyordum. Sıkıldığım zaman masturbasyon yapıp duruyordum, yapacak başka bir şey de yoktu zaten. Boş vermek gerekiyordu, ben de öyle yapıyordum. İstemediği bir yerde masturbasyon yapmak zorunda bırakılan bir adam, ikibin yılında dünyada. Hafızam kuvvetlidir, bugüne kadar izlediğim filmlerdeki her sahneyi hatırlarım. Olabildiğince boşalmamı erteleyip hazzı arttırmaya çalışıyordum, işim bitince de eskisi gibi utanmıyordum. Bu askerlik beni arsızın biri yapmıştı, sanki kendimi o kadar çok seviyormuşum da mastürbasyon yapmak için otel odası tutmuşum gibi bir görüntüydü.

Yılbaşından önce disiplin cezam bitti ve gece telefonda annemle konuştum, bir kız varmış. Gelince beğenirsem bana isteyecekmiş. Babama artık dayanamadığımı söyleyince sigara iç geçer dedi, bu babamın vereceği türden bir öğüttü. O gece koğuştakilerle çerez yiyip kola içtik, lükstü, bazı çocuklar buna bile seviniyordu, onlar için çok üzülüyordum garibandılar, aldıkları üç kuruş parayı ailelerine gönderenler vardı. Böyleleri şehit oluyordu, dünya bence çok adaletsiz bir yerdi. O gece bir de fotoğraf çekildik, şimdi baktığımda gülüyoruz mutlu gibiyiz aslında ama düşünüyorum da değildik. Sonra eski kız arkadaşım ve geniş omuzlu sevgilisinin internette gördüğüm fotoğrafları aklıma geldi. Belki o da mutlu değildi, ve hala beni düşünüyordu. Sonra annemin bulduğu kızı düşündüm, inşallah memeleri eski sevgilim gibidir ama telefonda annenize böyle şeyleri soramıyordunuz.

Yılbaşından sonra alt devreler geldi ve zaman daha hızlı geçti. Kendimi deneyimli hissediyordum. Onlara palavra sıkıp durdum, gözlerini korkutmak hoşuma gidiyordu. Bir iyi bir kötü davranıyordum, psikolojim çok bozuktu.

Benim de askerliğimden geriye böyle şeyler kalmıştı, gerçi koskoca moğollardan geriye pek bir şey kalmadığı düşünülürse bence yine de fena değildi. Şimdi burada açlık grevi yapan kürtün dolabındaki muzlardan da bahsedebilirim ama o da eksik kalsın. Döndükten sonra çıplak ayakla halıya basmayı özlediğimi fark ettim, bir kaç gün sonra babamı aradım. Bir iş bulup evlen artık dedi bana, dedim olur. Şimdi düşünüyordum da ben askerde çok deneyim kazandım ama bunlar burada size anlatılacak şeyler değil, gidemeden bilemezsiniz. Aslına bakarsanız, baya ağır bir bedel ödemeniz gerekiyor öğrenmek için. Bu paha biçilmez deneyimler sadece zamanınızı takas ederek öğrenilir, öyle burada beni okuyarak ya da başkasından dinlenerek falan olacak şey değil yani. Neyse ki yanılmıştım, ölmemiştim şimdilik yaşıyordum tabi buna ne kadar yaşamak denilebilirse öyle işte. Zaten ölseydim siz benim gibi birinin yaşadığını bilmezdiniz.

1 yorum: